t"k"p etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
t"k"p etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2023 Cumartesi

Ücretler sorununda İMF’nin sağında bir “Komünist Parti”

Legal T”K”P şeflerinin en önde gelen ikisi, Bay Kemal Okuyan ve Bay Aydemir Güler, ücretlerle genel fiyatların ilişkisi sorununda öyle anlaşılıyor ki burjuva iktisatçılarının zokasını tamamen yutmuş durumdalar.

Bay Okuyan’a göre:

“Bugünkü ekonomik sistem sürdüğü sürece halka verilecek her şey halktan alınır. Dolayısıyla asgari ücreti 15 [bin] yaparsanız enflasyon yine halktan çıkar.” 

EYT örgütlenmesinin uzun yılların mücadelesinin sonucunu aldığı, benzer bir örgütlenmenin asgari ücretliler tarafından da tabandan kurulmasının asgari ücretliler arasında tartışıldığı bir dönemde, Aydemir Güler de benzer bir plak çalıyor:

“... Asgari ücretlilerin temsili Türk-İş’e kaldığına göre bu dev nüfus örgütsüz. Ama diyelim ki bir asgari ücretliler örgütü var; mücadele ediyor ve yine bir seçim sıkışmasında dönemin hükümetine geri adım attırıyor. Diyelim ücretin alım gücü korunuyor, üstüne üstlük milli gelir artışından da pay alınıyor.

Kazanım mı? Evet. Ama sınıfın yeniden bölünmesini sağlayacak argümanların neler olacağını şimdiden biliyoruz. Asgari ücretin artmasının enflasyonu körükleyeceği söylenecek. Fiyatlar patron kârı için artacak tabii ki. Ama ücret ve fiyat düzeylerinin birlikte hareket etmesi hiç de yalan olmayacak.”

Gerçekten de inanılmaz! "Komünist Parti" şeflerimiz milyonlarca örgütsüz asgari ücretliye boşuna EYT'lileri örnek alarak bir Asgari Ücretliler Örgütü kurmayın ve ücretlerinizi geçim düzeyine çıkarmak için mücadele etmeyin, çünkü bu hiçbir işe yaramaz diyorlar. Zira baylarımız öyle anlaşılıyor ki ücret artışlarının zorunlu olarak fiyat artışlarına yol açacağını ciddi ciddi inanıyorlar. Diğer bir deyişle Özgür Demirtaş, Selva Demiralp gibi TÜSİAD çizgisindeki ekonomistlerin “ekonomi biliminin zorunlu sonucu” olarak sundukları bu dogmayı hiç sorgulamadan benimseyip propaganda etmekle “komünist” olma iddiaları arasında hiçbir çelişki görmüyorlar. 

Halbuki Marksist klasikleri yeni okumaya başlayan lise çağında bir genç bile bu teorinin ne kadar temelsiz olduğunu, örneğin Marx’ın “Ücret, Fiyat, Kâr” adlı eserinde, ‘ücret artışı için verilen mücadelenin boşuna olduğunu, çünkü kapitalistlerin ücretler yükselince otomatik olarak fiyatları artıracağını’ savunan bir demagog olan Weston’ın bu “teorisini” nasıl ustaca çürüttüğünü bilebilir.  

Acaba kendilerine "komünist" diyen bu baylar Marx’ın ücretler, fiyatlar ve kârlar arasındaki ilişki konusunda yazdığı onca şeyi hiç okumamışlar mı, bu konudaki Marksist teoriden tamamen mi habersizler, yoksa okumuşlar ama unutmuşlar veya dikkate almaya değer mi görmüyorlar? Hangisinin daha kötü olduğunu söylemekte gerçekten zorlanıyoruz. 

Daha önceki bir yazımızda ele aldığımız bir İMF raporunu okuduğumuzda, bu raporu yazan burjuva iktisatçıların bile "ücret-enflasyon sarmalı" teorisine T”K”P yöneticileri kadar bağnazca iman etmediklerini görüyoruz.  

"Ücret-Fiyat Sarmalları: Tarihsel Kanıt Ne Diyor?" başlıklı bu İMF raporunda çok sayıda ülkede 1960 yılından 2022 yılına kadar geçen 62 yıllık bir dönem incelendikten sonra, ücret artışlarının enflasyonu tetiklediğine dair bir kanıt olmadığı sonucuna varılmaktadır. 

Bu rapor "ücret-enflasyon sarmalı” teorisine karşı burjuva ekonomik literatüründe yer alan tek yazı da değildir. 

Pek çok burjuva iktisatçısı bu “teori”nin günümüzde artık savunulamaz hale geldiğini görüyor. Örneğin bugünkü ABD Hazine Bakanı Janet Yellen, Ocak ayının sonunda yaptığı bir konuşmada “1970'ler ve 1980'lerin başlarından farklı olarak, mevcut yüksek enflasyon döneminin ücret-fiyat sarmalını tetiklemediğini” belirtme ihtiyacı duymuştur. Görüldüğü gibi ABD emperyalizminin bütçesini yöneten kişi bile "ücret-fiyat sarmalı teorisi”ne bizim T“K”P yöneticileri kadar dogmatik yaklaşmıyor. 

Üstüne üstlük, T“K”P şeflerimiz bu gerici teoriyi, TÜSİAD üyesi kapitalist tekellerin %500’lere varan kâr artışları elde ettiği, asgari ücret civarında çalışanların sayısının 10 milyonu bulduğu, zamlı asgari ücretin daha işçilerin eline geçmeden açlık sınırının altında kaldığı, 1 milyon 200 bin 892 çocuğun örgün eğitim dışına çıkarak çalışmaya başlamak zorunda kaldığı, düşük ücretlerin nüfusun kendini yenileme hızının altına kalmasına yol açtığı (yani göçmen nüfus girişi olmasa değil artmak, yerinde bile sayamadığı ve azalmaya başladığı), işçilerin ülkenin çeşitli bölgelerinde daha yüksek ücretler için mücadelelere başladığı bir ortamda savunuyorlar. İsmine biraz olsun layık olan bir Komünist Partinin yapacağı gibi, ücret artışı için başlayan kendiliğinden mücadelelerin daha yaygın ve daha örgütlü hale gelmesini teşvik edeceklerine, ücret artışları için örgütlenmenin ve mücadele etmenin beyhude olacağını kanıtlamaya çalışıyorlar.

Hiç şüphesiz, gerçek bir KP sadece ekonomik mücadelenin daha yaygın ve daha örgütlü hale gelmesini teşvik etmekle de yetinemez, bu mücadelelerin devrimcileştirilerek ücretli kölecilik düzeninin sadece sonuçlarına değil bizzat kendisine (yani kapitalizme) yöneltilmesini de gerçekleştirmeye çalışmak zorundadır ama tabii ki bunu ekonomik mücadelenin her koşulda başarısızlığa mahkum olduğunu söyleyen gerici burjuva teorilerini savunarak yapamaz. Tam tersine bu mücadelelere önderlik ederek ve yol göstererek yapabilir. 

Kemal Okuyan ve Aydemir Güler, böylesine kritik bir dönemde, böylesine yaşamsal önemi olan bir konuda Marksist politik ekonominin abc'sini unutmakla kalmamış, burjuva ekonomistleri arasında bile tartışma yaratan bir konuda tereddütsüz bir biçimde ücret artışı için mücadele etmenin tamamen anlamsız olduğunu söyleyen en dar kafalıların tezlerini tekrar etmeyi tercih etmişlerdir. 

Bir başka deyişle, ekonomik mücadele konusunda İMF’den bile daha sağcı ve daha darkafalı olmayı başaran bir “komünist parti"miz var. Böyle bir acayiplik de olsa olsa bizde olurdu emekten kendimizi alamıyoruz. 

İşçi Sınıfının Kurtuluşu

29 Eylül 2013 Pazar

Kemalizm ve Kemal'izm

(Ya da TSE patentli "komünizm"in sefaleti) 

T"K"P'nin fiili lideri ve baş ideoloğu konumundaki Bay Kemal Okuyan, Aydın Doğan'ın kapitalist medya tekeline ait kanallara -çoğu zaman tek başına- konuk edilmekte ve uzun uzun gündeme, Türkiye soluna, Kürt sorununa, sosyalizme vb. ilişkin görüşlerini açıklama fırsatı bulmaktadır. Bay Okuyan 26 Eylül 2013'te Enver Aysever'in "Aykırı Sorular" programına katılarak görüşlerini açıklamıştı. 

Bay Okuyan Kemalizme yönelik tavrınız nedir? sorusuna şöyle cevap vermişti: 

"Bakın ben bir Marksistim, Marksistler tarihsel ilerlemeye inanırlar. Tarihin çarkını ileriye doğru ilerleten her uğrağa sahip çıkarlar. Türkiye'de 1920'ler neresinden bakarsanız bakın nesnel olarak tarihi ileriye doğru götürmüştür. Dolayısıyla benim bununla kavgam bugün için olur, ama düne bakarken o dönüşümleri elbette sahipleniriz. Türkiye'de cumhuriyetin kuruluşunu ya da daha bilimsel terimle burjuva devrimlerine sahip çıkmayan ya da onu bir tarihsel ilerleme olarak görmeyen birisi olabilir mi? Bu dünyanın her yerinde kafasızlık olarak görülecektir. Kemalizm bugün ancak şu olabilir, bugünün sorunlarını 1920'nin ruhuyla ya da 1920 referanslarıyla çözmeye kalkmak olabilir."

1920'ler gerçekten de "neresinden bakarsak bakalım" tarihin çarkını ileriye taşıyan bir dönem midir? Sadece işçi hakları bakımından 20'lere ve 30'lara bakacak olursak karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor bakalım:

"... İzmir İktisat kongresinde işçi grubunun talepleri olan çalışma yaşamının düzenlenmesi için ilk girişim, 1924'te olmuştur. Yukarıda değinildiği gibi, Amele Teali Cemiyeti, bu konuda görüşler ortaya koyup, TBMM'ne göndermiştir." Fakat bu girişim başarısız olmuştur. Buna rağmen "iş yasası çıkartılması için girişimler devam etmiş; 1929 ve 1932'de benzer çalışmalar olmuştur." 

"1923'de İzmir iktisat Kongresi'nde kararlaştırılmasına, 5. İcra Vekilleri Heyeti Reisi Ali Fethi Okyar döneminde Hükümet programında yer almasına, Cumhuriyet in ilanından sonra Ali Fethi Okyar (22.11.1924 - 3. 3.1925) Hükümeti ve 6. İnönü Hükümeti (4.5. 1931 - 1.3.1935) programlarına girmiş olmasına rağmen iş yasasının çıkması, 7. İnönü Hükümeti dönemine kalmıştır. İş Yasası, 1936'da çıkarılabilmiştir. 

1924'te hazırlanan İş Kanunu Tasarısında grev hakkı dahi yer almıştır. Ancak sözkonusu tasarı, ülkede yaşanan toplumsal sorunların büyüklüğünü aşmak isteyen siyasal iktidarın isteksizliği yüzünden, çıkartılamamıştır." 

Şeyh Sait İsyanı gerekçesiyle 4 Mart 1925'te çıkarılan Takrir-i Sükun Yasasıyla, işçi ve emekçi yığınların hak ve özgürlüklerini daha da fazla kısıtlanmış, her türlü muhalefet acımasızca ezilmiş ve Kemalist burjuvazi iktidarını iyice sağlamlaştırmıştır. 

"Takrir-i Sükun Yasası ile birlikte muhalif unsurların toplandığı Amele Teali Cemiyeti kapatılmıştır. 

"1924'te grev hakkını da kapsayacak tarzda oldukça geniş bir biçimde hazırlanan İş Yasası Tasarısı, 1926'ya kadar çıkartılamamış; bu tarihte, bizzat Hükümet tarafından geri çekilmiştir. Aynı yıl, TBMM'nde bekletilen sözkonusu Tasarının çıkmasını ısrarla isteyen Amele Teali Cemiyeti kapatılmış"; bununla da yetinilmeyerek "bu talebi Meclise götüren heyet tutuklanmıştır." 

"...Amele Teali Cemiyeti'nin kapatılmasına bahane olarak gösterilen şeylerin başında, İş Yasasının acilen çıkartılması için Meclise bir dilekçeyle başvurmaları gelmektedir. 

"Takrir-i Sükun Yasasının kendisini şiddetli bir biçimde hissettirdiği bir diğer alan da, basın özgürlüğü alanıdır. Yasa çıktıktan sonra bütün muhalif basın kuruluşları yayınlarına ara vermişlerdir ya da kapatılmışlardır. 

... Basına getirilen kısıtlamalardan, sosyalistler de son derece etkilenmişlerdir. İstanbul veya Ankara gibi merkezlerde gazete veya dergi çıkartamayan sosyalistler, Bursa'da yayınlanan Yoldaş Gazetesi aracılığıyla faaliyetlerini sürdürmüştür. Bunun üzerine Ankara İstiklal Mahkemesinde açılan davada 38 kişi 7, 10, 15 yıllık kürek cezalarına çarptırılmışlardır. Kel Ali (Çetinkaya)' nin Mahkeme Başkanlığı ve Necip Ali (Küçüka)'nın savcılık yaptığı davanın gerekçeli kararında şöyle denilmiştir: "Komünistlik teşkilat propagandası yapmak suretiyle emniyeti dâhiliyeyi ihlal ve binnetice şekli hükümeti tağyire matuf ef'al ve harekatta bulunmak". 

"Grev , ve sendika hakkının verilmemesinde ayak direyen Hükümet ... 1928 yılında yeni bir iş yasası taslağı hazırlanmıştır. Hu taslak, 1924'dekinden farklıdır. Herşeyden önce daha kısıtlayıcıdır. Örneğin, bu taslakta grev ve sendika hakkı yoktur. Buna rağmen, 1929 dünya bunalımının büyük ölçüde etkilemiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti parlamentosu, bu kısıtlı tasarıyı bile onaylayamamıştır. 

"1932'de yeni bir İş Yasası Taslağı daha hazırlanmış, "bu yasa taslağında da, bir öncekinde olduğu gibi, grev ve sendikalaşma hakkı, bulunmamaktadır. Ancak, bu tasarının da yasalaşması, çeşitli toplumsal ve siyasal nedenlerden dolayı gerçekleşememiştir. 1924'den başlayarak, her yasama yılında bir biçimiyle gündeme getirilen İş Yasası Taslağı, 1936'ya kadar çeşitli açılardan tartışılmış; ancak, yasa haline getirilememiştir. Uzun süren tartışmalar, nihayet, 6. İnönü Hükümeti döneminde sona ermiştir. Bu Hükümet döneminde, 1908'de çalışma alanına getirilen kısıtlamalar, 1936 yasasıyla birlikte yeniden gündeme getirilmiştir. Dahası, [1909] Tatil-i Eşgal Yasasından daha geri bir yasal düzenleme yapılmıştır. Yeni ve genç Türkiye Cumhuriyeti'nin iş yaşamına ilişkin ilk düzenlemesi, 1936 tarihli ve 3008 Sayılı İş Yasası dır. Bu nedenle, sözkonusu yasal düzenlemenin yapıldığı dönemde tek parti ve iktidarda olan CHP'nin dönemin genel sekreteri Recep Peker, yasayı övücü bir biçimde şunları söylemiştir: "Yeni İş Kanunu sınıfcılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkan verici hata bulutlarını ortadan silip süpürecektir."" (Bütün alıntılar şu kitaptan alınmıştır: Yüksel Işık, Osmanlı'dan Günümüze İşçi Hareketinin Evrimi, Öteki Yayınevi)

Bay Okuyan "neresinden bakarsanız bakın 20'ler tarihin çarkını ileri taşımıştır" dese de, gerçekte yalnızca tek bir açıdan, işçi ve emekçi yığınların asgari siyasal ve sendikal örgütlenme hakları bakımından bile (herhalde bunun gerçek bir Marksistin görmezden gelemeyeceği bir bakış açısı olduğunu söylememize gerek yoktur) Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemi, tarihin çarkını ileri taşımak şöyle dursun, bu hakların tamamen yok sayıldığı, işçi ve emekçi yığınların çıkarlarını savunan örgütlerin ve partilerin acımasızca ezildiği hatta bu haklarda Osmanlı'nın son dönemlerine göre bile birçok açıdan geri bir dönem olmuştur.

"Yeni ve genç TC" 1924'ten 36'ya kadar Osmanlı'nın son döneminde yürürlüğe giren son derece kısıtlı bir grev hakkı tanıyan yasanın yerine yenisini yapmamış ve fiilen sermayeye hiçbir yasal sınırlama olmaksızın emeği yağmalama olanaklarını tanımış, 1936'da çıkardığı ilk iş yasasında ise 1909 tarihli yasadan bile daha geri bir düzenlemeye imza atarak fiilen yasak olan grev ve sendika hakkını resmen de yasaklamıştır.