10 Ağustos 2014 Pazar

Demirtaş'ın bayat liberal burjuva tezleri ve bundan 106 yıl önce yapılan eleştirisi (yoruma gerek bırakmayan bir karşılaştırma)

Etkin Haber Ajansı muhabirinin kendisine yönelttiği "Bu tabloyu halkın daha doğrudan günlük siyasete müdahalesi ya da katılımı olarak değerlendirebilir miyiz?" sorusuna HDP Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş şöyle cevap veriyor:

"Kesinlikle. Yani halk doğrudan artık, bu devlet bizim devletimizse biz, siyaset yoluyla müdahale edebiliriz gerçeği ile tanışıyor. Bunu zaten, mücadele deneyiminden gelen bütün çevreler biliyordu. Ama ilk defa düzen partilerinin dışında bir partiye kulağını kabartan herkes bunu fark ediyor. Ya bu devlet bizim devletimiz, neden devleti kendi hizmetkarımız olarak inşa etmeyelim. Devlet neden sürekli bizi korkutsun, aşağılasın, kızsın. Biz devletimizden neden korkalım. Bunu sorgulamaya başladılar ve çözümünün, alternatifin bizim savunduğumuz ilkelerde olduğunu fark ederek ilk defa bir gerçekle karşılaşmanın heyecanını, mutluluğunu yaşıyor bir çok çevre." (Selahattin Demirtaş, 2014)

Krş.

"Politika alanında revizyonizm gerçekten de Marksizmin temelini, yani sınıf mücadelesi öğretisini revize etmeye çalışmıştır. Siyasi özgürlük, demokrasi, genel oy hakkı, sınıf mücadelesinin altından zemini çekip alır deniyordu ve böylece “Komünist Manifesto”daki “işçilerin vatanı yoktur” önermesi yanlış hale gelir. Demokraside “çoğunluğun iradesi” egemen olduğundan, ne devlet sınıf egemenliğinin organı olarak görülebilir, ne de gericilere karşı ilerici, sosyal-reformist burjuvaziyle ittifaklar reddedilebilirdi.

Hiç kuşku yok ki, revizyonistlerin bu itirazlarının tamamı, oldukça bütünlüklü bir görüşler sistemi – yani çoktandır bilinen liberal-burjuva görüşler sistemi oluşturmaktadır. Liberaller daima, burjuva parlamentarizminin sınıfları ve sınıflara bölünmüşlüğü ortadan kaldıracağını, çünkü istisnasız tüm yurttaşların oy hakkına, devlet işlerine katılma hakkına sahip olduğunu söylüyorlardı. 19. yüzyılın ikinci yarısındaki tüm Avrupa tarihi, 20. yüzyıl başındaki Rus devriminin tüm tarihi bu görüşlerin ne kadar saçma  olduğunu tüm açıklığıyla gösteriyor. “Demokratik” kapitalizmin özgürlüğü altında ekonomik farklılıklar hafiflemiyor, tersine artıp şiddetleniyor. Parlamentarizm en demokratik burjuva cumhuriyetlerin de özünün sınıfsal baskının organları olmak olduğunu ortadan kaldırmayıp, bilakis açığa çıkarıyor. Parlamentarizm, daha önce siyasi olaylara faal olarak katılanlarla kıyaslanmayacak ölçüde daha geniş halk kitlelerinin aydınlanmasını ve örgütlenmesini teşvik ederek krizlerin ve siyasi devrimlerin ortadan kalkmasını değil, bilakis bu devrimler sırasında içsavaşın olağanüstü şiddetlenmesini hazırlar. 1871 ilkbaharında Paris’teki ve 1905 kışında Rusya’daki olaylar, böylesine bir şiddetlenmenin nasıl kaçınılmaz olduğunu arzulanabilecek en büyük açıklıkla gösterdi. Proleter hareketi yere çalmak için, Fransız burjuvazisi, bir an bile tereddüt etmeden, tüm ulusun düşmanıyla, ülkelerini yakıp yıkan yabancı ordularla anlaşma yapmıştı. Parlamentarizmin ve burjuva demokrasinin, tartışmalı sorunların kitlesel zor yoluyla eskisinden çok daha şiddetli biçimde çözülmesini beraberinde getiren zorunlu iç diyalektiğini kavramayanlar, bu parlamentarizm zemininde işçi kitlelerini bu tür “tartışmalı sorunlar”ın çözümüne gerçekten muzafferane biçimde katılmaya hazırlayan ilkesel, tutarlı bir propaganda ve ajitasyon yürütmeyi bilemezler. Batıda sosyal-reformcu liberalizmle, Rus devriminde ise liberal-reformizmle (Kadetler) ittifakların, anlaşmaların, blokların deneyimi, bu anlaşmaların savaşanları, savaşma yeteneğine sahip olmayan, en fazla yalpalayan, en fazla ihanet içinde olanlara bağlayarak, kitlelerin bilincini körleştirdiğini ve mücadelelerinin gerçek anlamını güçlendirmek yerine zayıflattığını inandırıcı biçimde göstermiştir. Fransız Millerandizmi –revizyonist siyasi taktiğin geniş, gerçekten ulusal ölçüde uygulanması yönündeki en büyük girişim– revizyonizmin böyle bir pratik değerlendirilmesi sonucunu doğurmuştur ve dünya proletaryası bunu hiçbir zaman unutmayacaktır." (Lenin, Marksizm ve Revizyonizm, 1908)

15 Nisan 2014 Salı

20 yıl önce Türkiye'nin ve oportünizmin gündemi

Sınıf Belleği
 
Bundan 20 yıl önce (DYP-SHP koalisyon döneminde) Türkiye'nin gündemi şunlardan oluşuyordu: İLKSAN rezaleti, gümrük rezaleti, bedeliye rezaleti, F-16 rezaleti, iskân izni rezaleti, vakıf rezaleti, orman rezaleti...


Aynı dönemde oportünist "sol"un gündemi ise şöyleydi:


2014 yılında oportünist "sol"un gündemi:


Anlayacağınız, aradan geçen 20 yılda ne burjuva ne de küçük-burjuva politikası cephesinde değişen hiç bir şey yok!

26 Mart 2014 Çarşamba

"Tatava yapma" kampanyası neye hizmet ediyor?

"Tatava yapma, bas geç" kampanyasının neye hizmet ettiği hakkında bir ipucu...

Sosyal medya üzerinden "tatava yapma bas geç" sloganı altında bir kampanya yürütülüyor. Buna göre AKP'den kurtulmak için (önceki seçim sonuçlarına göre AKP'nin 1. olduğu illerde) hangisi 2. parti konumundaysa CHP ve MHP'den birine oy vermeyecek olanlar "tatava yapan"lardır ve AKP iktidarda kalırsa bunlar sayesinde iktidara kalacaktır.

Bu kampanya emekçi yığınlara yapacak hiçbir pozitif vaatleri olmadığını bilen burjuva partileri tarafından yürütülen şantaj siyasetinin tipik bir örneğidir, "bizi seçmezseniz savaş çıkar" diye oy toplamaya çalışan AKP anlayışının diğer yüzüdür.

Bu kampanyanın sadece AKP'yi iktidardan düşürmeye dönük bir kampanya olduğu da çok su götürür. Örneğin "tatava yapma"cılar tarafından hazırlanan kime oy verileceğini gösteren listelerde, önceki yerel seçimlerde BDP'nin AKP'yle çekiştiği (1. veya 2. parti olduğu) illerde BDP adayları yerine bazılarında (örneğin Iğdır'da) MHP veya (örneğin Tunceli'de) CHP adayına oy verilmesi istenirken her iki partinin kaydadeğer oy alamadığı ama BDP'nin 1. veya 2. parti konumunda olduğu çoğu ilin adı hiç yer almamaktadır.

Kısacası bu sadece AKP'yi indirmek için değil esas olarak genel seçimlere dönük, genel seçimlerden sonra bir CHP ve MHP koalisyonunun temelini hazırlamaya çalışan bir kampanyadır. Pek çok araştırmacı bu seçimlerin asıl kazananının MHP olacağını öngörüyor. Yerel seçimlerde oylarını anlamlı oranda yükseltmesi durumunda MHP'nin özellikle AKP'ye kaptırdığı oylarını geri alarak genel seçimlerde de başarılı olacağı öngörülüyor. Bu durumda MHP'nin seçimlerin sonrasında gündeme gelecek koalisyon hesaplarında anahtar konuma sahip olacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktur.

Kendilerinin sosyalist, devrimci, ilerici ve demokrat olduğunu iddia eden kimileri de bu kampanyayı (ya da en azından bu zihniyeti) desteklemektedir. Bu arkadaşlara soruyoruz:

1 - Oylarını kaydadeğer oranda yükselten bir MHP'nin CHP'yle değil de AKP'yle koalisyon kurmayacağının garantisini verebiliyor musunuz?

2 - Olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun geniş kitlelerin haklı demokratik özlem ve taleplerini AKP'ninkilere benzer yöntemlerle bastırmaya çalışmayacağını, örneğin kent merkezlerindeki geniş katılımlı demokratik kitle eylemlerini "yıkıcılar kızıl bayraklarını, örgüt flamalarını kent merkezine diktiler, bölücüler kentin göbeğinde bayrak açtılar, eylemler provoke edildi" vb. gerekçelerle polis zorbalığıyla dağıtmaya çalışmayacağını, bu müdahaleler sırasında gençlerin ve çocukların yaralanmayacağını ve öldürülmeyeceğini, garanti edebiliyor musunuz?

3 - Olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun Kürt illerinde AKP'nin izinden giderek yeni "kalekol"lar inşa etmeyeceğini, bu inşaatları ve ulusal baskının diğer görünümlerini protesto eden kitlelerin üzerine polislerin gaz bombalarıyla veya otomatik tüfeklerle ateş açmayacağını, bu müdahaleler sırasında gençlerin ve çocukların yaralanmayacağını ve öldürülmeyeceğini, garanti edebiliyor musunuz?

4 - Olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun AKP tek parti hükümetinin yaptığı gibi kapalı kapılar ardında savaş tasarımları yapmayacağını, bu koalisyon altında MİT'in diğer ülkelerdeki silahlı çatışmalara dahil olmayacağını, bu ve benzeri amaçlarla "gerekçe üretmek" üzere çeşitli örgütlere sızarak onlar adına provokasyonlara girişmeyeceğini, kısacası MİT'in MİT olmaktan çıkacağını garanti edebiliyor musunuz?

5 - Olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun yaklaşan ekonomik krizlerin faturasını AKP'nin ve önceki tüm burjuva hükümetlerinin yaptığı gibi emekçi yığınlara ödetmek yerine varlıklı sınıflara ödeteceğini garanti edebiliyor musunuz?

Kısacası, olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun ezilen ve sömürülen yığınların kaderininin daha da kötüleşmesine değil de iyileşmesine yol açacağını garanti edebiliyor musunuz?

Hepsine "hayır" dediğinizi duyar gibi oluyoruz. O zaman fazla "tatava" yapmayın ve ya susun ya da gerçek sosyalist, devrimci, ilerici adaylara oy verin ve geçin!

13 Mart 2014 Perşembe

İşçi sınıfının siyasal ve sendikal birliği nasıl sağlanır?



Tayin edici bir savaşı kazanmanın birinci şartı yeterli ve deneyimli bir kurmayın, öncünün oluşturulmasıdır. Hedefi burjuvaziyi devirmek ve kendi sınıf iktidarını kurmak olan proletaryanın sınıf mücadelesi için bunun temel siyasal hazırlık okulu da tüm biçimleriyle sağlı-"sol"lu oportünizme karşı verilecek savaştır. Bu birinci savaşı, deyim yerindeyse ön muharebeyi kazanamayan, ikincisinde, nihai mücadelede sürekli yenilmeye mahkumdur. 

9 Kasım 2013 Cumartesi

CHP Koç'un marinasından yönetiliyor


Kalamış Marina, CHP'nin gerçek Genel Merkezi

Seçimler yaklaşırken sermaye partilerinin birbirleri arasındaki ve kendi içlerindeki iktidar kapışmaları bir kez daha bu partilerle tekelci sermaye çevreleri arasındaki sıkı ilişkiler hakkında normal zamanlarda kamuoyunun gözünden az çok başarıyla gizlenen önemli gerçekleri açığa çıkarıyor.

29 Eylül 2013 Pazar

Kemalizm ve Kemal'izm

(Ya da TSE patentli "komünizm"in sefaleti) 

T"K"P'nin fiili lideri ve baş ideoloğu konumundaki Bay Kemal Okuyan, Aydın Doğan'ın kapitalist medya tekeline ait kanallara -çoğu zaman tek başına- konuk edilmekte ve uzun uzun gündeme, Türkiye soluna, Kürt sorununa, sosyalizme vb. ilişkin görüşlerini açıklama fırsatı bulmaktadır. Bay Okuyan 26 Eylül 2013'te Enver Aysever'in "Aykırı Sorular" programına katılarak görüşlerini açıklamıştı. 

Bay Okuyan Kemalizme yönelik tavrınız nedir? sorusuna şöyle cevap vermişti: 

"Bakın ben bir Marksistim, Marksistler tarihsel ilerlemeye inanırlar. Tarihin çarkını ileriye doğru ilerleten her uğrağa sahip çıkarlar. Türkiye'de 1920'ler neresinden bakarsanız bakın nesnel olarak tarihi ileriye doğru götürmüştür. Dolayısıyla benim bununla kavgam bugün için olur, ama düne bakarken o dönüşümleri elbette sahipleniriz. Türkiye'de cumhuriyetin kuruluşunu ya da daha bilimsel terimle burjuva devrimlerine sahip çıkmayan ya da onu bir tarihsel ilerleme olarak görmeyen birisi olabilir mi? Bu dünyanın her yerinde kafasızlık olarak görülecektir. Kemalizm bugün ancak şu olabilir, bugünün sorunlarını 1920'nin ruhuyla ya da 1920 referanslarıyla çözmeye kalkmak olabilir."

1920'ler gerçekten de "neresinden bakarsak bakalım" tarihin çarkını ileriye taşıyan bir dönem midir? Sadece işçi hakları bakımından 20'lere ve 30'lara bakacak olursak karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor bakalım:

"... İzmir İktisat kongresinde işçi grubunun talepleri olan çalışma yaşamının düzenlenmesi için ilk girişim, 1924'te olmuştur. Yukarıda değinildiği gibi, Amele Teali Cemiyeti, bu konuda görüşler ortaya koyup, TBMM'ne göndermiştir." Fakat bu girişim başarısız olmuştur. Buna rağmen "iş yasası çıkartılması için girişimler devam etmiş; 1929 ve 1932'de benzer çalışmalar olmuştur." 

"1923'de İzmir iktisat Kongresi'nde kararlaştırılmasına, 5. İcra Vekilleri Heyeti Reisi Ali Fethi Okyar döneminde Hükümet programında yer almasına, Cumhuriyet in ilanından sonra Ali Fethi Okyar (22.11.1924 - 3. 3.1925) Hükümeti ve 6. İnönü Hükümeti (4.5. 1931 - 1.3.1935) programlarına girmiş olmasına rağmen iş yasasının çıkması, 7. İnönü Hükümeti dönemine kalmıştır. İş Yasası, 1936'da çıkarılabilmiştir. 

1924'te hazırlanan İş Kanunu Tasarısında grev hakkı dahi yer almıştır. Ancak sözkonusu tasarı, ülkede yaşanan toplumsal sorunların büyüklüğünü aşmak isteyen siyasal iktidarın isteksizliği yüzünden, çıkartılamamıştır." 

Şeyh Sait İsyanı gerekçesiyle 4 Mart 1925'te çıkarılan Takrir-i Sükun Yasasıyla, işçi ve emekçi yığınların hak ve özgürlüklerini daha da fazla kısıtlanmış, her türlü muhalefet acımasızca ezilmiş ve Kemalist burjuvazi iktidarını iyice sağlamlaştırmıştır. 

"Takrir-i Sükun Yasası ile birlikte muhalif unsurların toplandığı Amele Teali Cemiyeti kapatılmıştır. 

"1924'te grev hakkını da kapsayacak tarzda oldukça geniş bir biçimde hazırlanan İş Yasası Tasarısı, 1926'ya kadar çıkartılamamış; bu tarihte, bizzat Hükümet tarafından geri çekilmiştir. Aynı yıl, TBMM'nde bekletilen sözkonusu Tasarının çıkmasını ısrarla isteyen Amele Teali Cemiyeti kapatılmış"; bununla da yetinilmeyerek "bu talebi Meclise götüren heyet tutuklanmıştır." 

"...Amele Teali Cemiyeti'nin kapatılmasına bahane olarak gösterilen şeylerin başında, İş Yasasının acilen çıkartılması için Meclise bir dilekçeyle başvurmaları gelmektedir. 

"Takrir-i Sükun Yasasının kendisini şiddetli bir biçimde hissettirdiği bir diğer alan da, basın özgürlüğü alanıdır. Yasa çıktıktan sonra bütün muhalif basın kuruluşları yayınlarına ara vermişlerdir ya da kapatılmışlardır. 

... Basına getirilen kısıtlamalardan, sosyalistler de son derece etkilenmişlerdir. İstanbul veya Ankara gibi merkezlerde gazete veya dergi çıkartamayan sosyalistler, Bursa'da yayınlanan Yoldaş Gazetesi aracılığıyla faaliyetlerini sürdürmüştür. Bunun üzerine Ankara İstiklal Mahkemesinde açılan davada 38 kişi 7, 10, 15 yıllık kürek cezalarına çarptırılmışlardır. Kel Ali (Çetinkaya)' nin Mahkeme Başkanlığı ve Necip Ali (Küçüka)'nın savcılık yaptığı davanın gerekçeli kararında şöyle denilmiştir: "Komünistlik teşkilat propagandası yapmak suretiyle emniyeti dâhiliyeyi ihlal ve binnetice şekli hükümeti tağyire matuf ef'al ve harekatta bulunmak". 

"Grev , ve sendika hakkının verilmemesinde ayak direyen Hükümet ... 1928 yılında yeni bir iş yasası taslağı hazırlanmıştır. Hu taslak, 1924'dekinden farklıdır. Herşeyden önce daha kısıtlayıcıdır. Örneğin, bu taslakta grev ve sendika hakkı yoktur. Buna rağmen, 1929 dünya bunalımının büyük ölçüde etkilemiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti parlamentosu, bu kısıtlı tasarıyı bile onaylayamamıştır. 

"1932'de yeni bir İş Yasası Taslağı daha hazırlanmış, "bu yasa taslağında da, bir öncekinde olduğu gibi, grev ve sendikalaşma hakkı, bulunmamaktadır. Ancak, bu tasarının da yasalaşması, çeşitli toplumsal ve siyasal nedenlerden dolayı gerçekleşememiştir. 1924'den başlayarak, her yasama yılında bir biçimiyle gündeme getirilen İş Yasası Taslağı, 1936'ya kadar çeşitli açılardan tartışılmış; ancak, yasa haline getirilememiştir. Uzun süren tartışmalar, nihayet, 6. İnönü Hükümeti döneminde sona ermiştir. Bu Hükümet döneminde, 1908'de çalışma alanına getirilen kısıtlamalar, 1936 yasasıyla birlikte yeniden gündeme getirilmiştir. Dahası, [1909] Tatil-i Eşgal Yasasından daha geri bir yasal düzenleme yapılmıştır. Yeni ve genç Türkiye Cumhuriyeti'nin iş yaşamına ilişkin ilk düzenlemesi, 1936 tarihli ve 3008 Sayılı İş Yasası dır. Bu nedenle, sözkonusu yasal düzenlemenin yapıldığı dönemde tek parti ve iktidarda olan CHP'nin dönemin genel sekreteri Recep Peker, yasayı övücü bir biçimde şunları söylemiştir: "Yeni İş Kanunu sınıfcılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkan verici hata bulutlarını ortadan silip süpürecektir."" (Bütün alıntılar şu kitaptan alınmıştır: Yüksel Işık, Osmanlı'dan Günümüze İşçi Hareketinin Evrimi, Öteki Yayınevi)

Bay Okuyan "neresinden bakarsanız bakın 20'ler tarihin çarkını ileri taşımıştır" dese de, gerçekte yalnızca tek bir açıdan, işçi ve emekçi yığınların asgari siyasal ve sendikal örgütlenme hakları bakımından bile (herhalde bunun gerçek bir Marksistin görmezden gelemeyeceği bir bakış açısı olduğunu söylememize gerek yoktur) Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemi, tarihin çarkını ileri taşımak şöyle dursun, bu hakların tamamen yok sayıldığı, işçi ve emekçi yığınların çıkarlarını savunan örgütlerin ve partilerin acımasızca ezildiği hatta bu haklarda Osmanlı'nın son dönemlerine göre bile birçok açıdan geri bir dönem olmuştur.

"Yeni ve genç TC" 1924'ten 36'ya kadar Osmanlı'nın son döneminde yürürlüğe giren son derece kısıtlı bir grev hakkı tanıyan yasanın yerine yenisini yapmamış ve fiilen sermayeye hiçbir yasal sınırlama olmaksızın emeği yağmalama olanaklarını tanımış, 1936'da çıkardığı ilk iş yasasında ise 1909 tarihli yasadan bile daha geri bir düzenlemeye imza atarak fiilen yasak olan grev ve sendika hakkını resmen de yasaklamıştır.

3 Haziran 2013 Pazartesi

Cellatlarımızla Barışmayacağız!

Profesyonel uzlaştırmacı S.S. Önder, Bülent Arınç ve Abdullah Gül'le görüşmesinden sonra diyor ki:

"... Bundan sonrasını akil mekanizmalarla yürütmek gerekiyor. Bundan sonra eylemler bir şölene dönüşmelidir. Hiçbir eyleme çekilin çağrısı yapmam ama onların bir yoldaşı olarak söylüyorum, demokratik ve barışçı bir zeminde yürütmeliyiz."

Böyle dost görünüp açıkça grev kırıcılığı yapan "yoldaş" düşman başına.

Kürdistan dağlarından sonra sıra Türkiye sokaklarını cellatlarıyla "barıştırmaya" geldi anlaşılan.

Kılıçdaroğlu ve CHP sözcüleri de seçim hesapları için kullanabilecekleri çerçevenin çok ötesine geçmeye başlayan direnişi sönümlendirmek, "barışçı" yola çekmek için çabalıyor.

Can ve kan pahasına yapılan direnişin burjuvazi içi iktidar oyunlarına kurban edilmesine izin vermeyelim.

Cellatlarımızla barışmayacağız, kondulara barış, saraylara-villalara-plazalara-avm'lere savaş!

Liberalizm ve ulusalcılık bozguna, sonuna kadar kararlı, bağımsız ve enternasyonalist devrimci sınıf mücadelesi zafere götürür!

“Türkün sabrı, Kürdün inadı, Lazın coşkusuyla kazanacağız!” (TEKEL eylemlerinden bir slogan)

Lenin'in söylediği gibi ezilenlerin ve sömürülenlerin şöleni devrimdir.