Saray ve Hükümet cephesi, MHP'nin yıllardır savunduğu ama kendi hükümet ortaklığı döneminde bile tam olarak uygulatamadığı (bütün kapsamıyla uygulamaya cesaret edemedikleri) politikaları adım adım hayata geçiriyor. Kürdistan'da "taş üstünde taş bırakmama" kanlı kampanyasından sonra, Bahçeli hapishanelerdeki Öcalan'ın, PKK'lilerin ve devrimcilerin idamını istiyor, Erdoğan da "şimdilik" kaydıyla HDP yöneticilerinin ve vekillerin hapse atılmasını veriyor. MHP bugün tek başına hükümet olsa uygulamakta zorlanacağı uğursuz işleri, Saray ve Hükümet cephesi 1 Kasım bombalı seçimlerini, IŞİD saldırılarını ve 15 Temmuz "darbe girişimi" garabetini kullanarak geniş kitleler üzerinde kendi yarattığı terör ortamında fazla bir direnişle karşılaşmadan hayata geçiriyor.
Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!
Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin!
2 Aralık 2016 Cuma
11 Eylül 2016 Pazar
12 Eylül’ün Sınıfsal Gerçekliğini Hatırlamak
Balık Hafızasına Mahkûm Edilen Toplumda
12 Eylül’ün Sınıfsal Gerçekliğini Hatırlamak
12 Eylül faşist darbesi, hangi sınıfların çıkarlarını gerçekleştirmek için yapıldı? Hangi sınıfların çıkarlarını gerçekleştirdi ve hangilerinin en temel haklarını yok etti? Yoksa burjuva medyasının açıkladığı gibi birkaç kendini bilmez askerin yaptığı bir iş miydi sadece?
21 Temmuz 2016 Perşembe
Darbe girişimi sırasında 1. Ordu Komutanı Bahçeli'den emir alıyormuş
Orduya sızan ve orduda emir komuta zinciri dışındaki mercilerden emir alan sadece Fethullahçılar mıdır? Yaşadığımız tuhaf "darbe girişimi" sayesinde bunun böyle olmadığı da kanıtlanmış oldu.
Bir MHP Genel Başkan yardımcısının bir canlı yayına bağlanarak aktardığına göre "Darbe girişimi" sırasında 1. ordu komutanı (Ümit Dündar) Erdoğan'ı arayarak "merak etmeyin, biz bu darbenin dışındayız, bu çeteleri de temizleyeceğiz, o yüzden İstanbul'a gönül rahatlığıyla gelebilirsiniz" diyor. Erdoğan bunun üzerine peki sana nasıl güvenebilirim diye sorduğunda ise, "efendim şu anda bütün kontrol Devlet Bahçeli'nin elinde, biz ona çok bağlıyız, isterseniz ona sorun" diyor ve bunun üzerine Erdoğan Bahçeli'yle konuşarak ve Bahçeli'nin verdiği güvenceye güvenerek İstanbul'a gelmeye karar veriyor. Demek ki neymiş, orduda kritik bir durumda emirleri doğrudan MHP'nin başından alan bir ekip varmış. "Şanlı halk hareketiyle darbeler dönemi kapatıldı" sanan naif-demokratlarımıza duyurulur. (20 Temmuz 2016 tarihinde Habertürk kanalında yayınlanan programın ilgili kısmı için bkz. https://youtu.be/aFJbjW_3jdE?t=790)
27 Ağustos 2014 Çarşamba
Karşı-Leninist Sırrı Süreyya "marjinaller"e karşı
Ulusal harekette iki (veya daha fazla) eğilim arasındaki çelişkiler artık gizlenemiyor zira Kürdistan ve Ortadoğu gerçekliği ne kadar zorlanırsa zorlansın "devletin ilgili birimleri"yle masa başında kotarılan tasfiyeci planların çerçevesine bir türlü sığmıyor. Her zaman "sol" gösterip sağ vuran söylemlerini kimilerinin çok esprili, "halk tarzı", sevimli vb. bularak bayıldığı "Cihangir sosyalizmi"nin büyük kahramanı Bay S.S. Önder Haziran Direnişi'nden "anti-Leninizm" dersleri çıkardıktan (Lenin'i uzun zamandır okumadığı ve eski okuduklarını da pek hatırlamadığı anlaşılan Bay Önder'e göre Lenin kitlelere "yukarıdan aşağıya" bilinç götürmeyi savunuyormuş, Gezi ise "Bugün ihtiyaç olunan şeyin tam bir tersine Leninizm olduğunu" kanıtlamış) sonra şimdi de Atatürk heykellerine göğsünü siper etme ve -çizgidaşı ve yakın dostu Sırrı Sakık'la beraber- Hakan Fidan için reklam kampanyası yürütme görevlerini üstlenmiş... Ne diyelim, hayırlı işler bay Önder...
10 Ağustos 2014 Pazar
Demirtaş'ın bayat liberal burjuva tezleri ve bundan 106 yıl önce yapılan eleştirisi (yoruma gerek bırakmayan bir karşılaştırma)
Etkin Haber Ajansı muhabirinin kendisine yönelttiği "Bu tabloyu halkın daha doğrudan günlük siyasete müdahalesi ya da katılımı olarak değerlendirebilir miyiz?" sorusuna HDP Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş şöyle cevap veriyor:
"Kesinlikle. Yani halk doğrudan artık, bu devlet bizim devletimizse biz, siyaset yoluyla müdahale edebiliriz gerçeği ile tanışıyor. Bunu zaten, mücadele deneyiminden gelen bütün çevreler biliyordu. Ama ilk defa düzen partilerinin dışında bir partiye kulağını kabartan herkes bunu fark ediyor. Ya bu devlet bizim devletimiz, neden devleti kendi hizmetkarımız olarak inşa etmeyelim. Devlet neden sürekli bizi korkutsun, aşağılasın, kızsın. Biz devletimizden neden korkalım. Bunu sorgulamaya başladılar ve çözümünün, alternatifin bizim savunduğumuz ilkelerde olduğunu fark ederek ilk defa bir gerçekle karşılaşmanın heyecanını, mutluluğunu yaşıyor bir çok çevre." (Selahattin Demirtaş, 2014)
Krş.
"Politika alanında revizyonizm gerçekten de Marksizmin temelini, yani sınıf mücadelesi öğretisini revize etmeye çalışmıştır. Siyasi özgürlük, demokrasi, genel oy hakkı, sınıf mücadelesinin altından zemini çekip alır deniyordu ve böylece “Komünist Manifesto”daki “işçilerin vatanı yoktur” önermesi yanlış hale gelir. Demokraside “çoğunluğun iradesi” egemen olduğundan, ne devlet sınıf egemenliğinin organı olarak görülebilir, ne de gericilere karşı ilerici, sosyal-reformist burjuvaziyle ittifaklar reddedilebilirdi.
Hiç kuşku yok ki, revizyonistlerin bu itirazlarının tamamı, oldukça bütünlüklü bir görüşler sistemi – yani çoktandır bilinen liberal-burjuva görüşler sistemi oluşturmaktadır. Liberaller daima, burjuva parlamentarizminin sınıfları ve sınıflara bölünmüşlüğü ortadan kaldıracağını, çünkü istisnasız tüm yurttaşların oy hakkına, devlet işlerine katılma hakkına sahip olduğunu söylüyorlardı. 19. yüzyılın ikinci yarısındaki tüm Avrupa tarihi, 20. yüzyıl başındaki Rus devriminin tüm tarihi bu görüşlerin ne kadar saçma olduğunu tüm açıklığıyla gösteriyor. “Demokratik” kapitalizmin özgürlüğü altında ekonomik farklılıklar hafiflemiyor, tersine artıp şiddetleniyor. Parlamentarizm en demokratik burjuva cumhuriyetlerin de özünün sınıfsal baskının organları olmak olduğunu ortadan kaldırmayıp, bilakis açığa çıkarıyor. Parlamentarizm, daha önce siyasi olaylara faal olarak katılanlarla kıyaslanmayacak ölçüde daha geniş halk kitlelerinin aydınlanmasını ve örgütlenmesini teşvik ederek krizlerin ve siyasi devrimlerin ortadan kalkmasını değil, bilakis bu devrimler sırasında içsavaşın olağanüstü şiddetlenmesini hazırlar. 1871 ilkbaharında Paris’teki ve 1905 kışında Rusya’daki olaylar, böylesine bir şiddetlenmenin nasıl kaçınılmaz olduğunu arzulanabilecek en büyük açıklıkla gösterdi. Proleter hareketi yere çalmak için, Fransız burjuvazisi, bir an bile tereddüt etmeden, tüm ulusun düşmanıyla, ülkelerini yakıp yıkan yabancı ordularla anlaşma yapmıştı. Parlamentarizmin ve burjuva demokrasinin, tartışmalı sorunların kitlesel zor yoluyla eskisinden çok daha şiddetli biçimde çözülmesini beraberinde getiren zorunlu iç diyalektiğini kavramayanlar, bu parlamentarizm zemininde işçi kitlelerini bu tür “tartışmalı sorunlar”ın çözümüne gerçekten muzafferane biçimde katılmaya hazırlayan ilkesel, tutarlı bir propaganda ve ajitasyon yürütmeyi bilemezler. Batıda sosyal-reformcu liberalizmle, Rus devriminde ise liberal-reformizmle (Kadetler) ittifakların, anlaşmaların, blokların deneyimi, bu anlaşmaların savaşanları, savaşma yeteneğine sahip olmayan, en fazla yalpalayan, en fazla ihanet içinde olanlara bağlayarak, kitlelerin bilincini körleştirdiğini ve mücadelelerinin gerçek anlamını güçlendirmek yerine zayıflattığını inandırıcı biçimde göstermiştir. Fransız Millerandizmi –revizyonist siyasi taktiğin geniş, gerçekten ulusal ölçüde uygulanması yönündeki en büyük girişim– revizyonizmin böyle bir pratik değerlendirilmesi sonucunu doğurmuştur ve dünya proletaryası bunu hiçbir zaman unutmayacaktır." (Lenin, Marksizm ve Revizyonizm, 1908)
15 Nisan 2014 Salı
20 yıl önce Türkiye'nin ve oportünizmin gündemi
Bundan 20 yıl önce (DYP-SHP koalisyon döneminde) Türkiye'nin gündemi şunlardan oluşuyordu: İLKSAN rezaleti, gümrük rezaleti, bedeliye rezaleti, F-16 rezaleti, iskân izni rezaleti, vakıf rezaleti, orman rezaleti...
26 Mart 2014 Çarşamba
"Tatava yapma" kampanyası neye hizmet ediyor?
"Tatava yapma, bas geç" kampanyasının neye hizmet ettiği hakkında bir ipucu...
Sosyal medya üzerinden "tatava yapma bas geç" sloganı altında bir kampanya yürütülüyor. Buna göre AKP'den kurtulmak için (önceki seçim sonuçlarına göre AKP'nin 1. olduğu illerde) hangisi 2. parti konumundaysa CHP ve MHP'den birine oy vermeyecek olanlar "tatava yapan"lardır ve AKP iktidarda kalırsa bunlar sayesinde iktidara kalacaktır.
Bu kampanya emekçi yığınlara yapacak hiçbir pozitif vaatleri olmadığını bilen burjuva partileri tarafından yürütülen şantaj siyasetinin tipik bir örneğidir, "bizi seçmezseniz savaş çıkar" diye oy toplamaya çalışan AKP anlayışının diğer yüzüdür.
Bu kampanyanın sadece AKP'yi iktidardan düşürmeye dönük bir kampanya olduğu da çok su götürür. Örneğin "tatava yapma"cılar tarafından hazırlanan kime oy verileceğini gösteren listelerde, önceki yerel seçimlerde BDP'nin AKP'yle çekiştiği (1. veya 2. parti olduğu) illerde BDP adayları yerine bazılarında (örneğin Iğdır'da) MHP veya (örneğin Tunceli'de) CHP adayına oy verilmesi istenirken her iki partinin kaydadeğer oy alamadığı ama BDP'nin 1. veya 2. parti konumunda olduğu çoğu ilin adı hiç yer almamaktadır.
Kısacası bu sadece AKP'yi indirmek için değil esas olarak genel seçimlere dönük, genel seçimlerden sonra bir CHP ve MHP koalisyonunun temelini hazırlamaya çalışan bir kampanyadır. Pek çok araştırmacı bu seçimlerin asıl kazananının MHP olacağını öngörüyor. Yerel seçimlerde oylarını anlamlı oranda yükseltmesi durumunda MHP'nin özellikle AKP'ye kaptırdığı oylarını geri alarak genel seçimlerde de başarılı olacağı öngörülüyor. Bu durumda MHP'nin seçimlerin sonrasında gündeme gelecek koalisyon hesaplarında anahtar konuma sahip olacağını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yoktur.
Kendilerinin sosyalist, devrimci, ilerici ve demokrat olduğunu iddia eden kimileri de bu kampanyayı (ya da en azından bu zihniyeti) desteklemektedir. Bu arkadaşlara soruyoruz:
1 - Oylarını kaydadeğer oranda yükselten bir MHP'nin CHP'yle değil de AKP'yle koalisyon kurmayacağının garantisini verebiliyor musunuz?
2 - Olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun geniş kitlelerin haklı demokratik özlem ve taleplerini AKP'ninkilere benzer yöntemlerle bastırmaya çalışmayacağını, örneğin kent merkezlerindeki geniş katılımlı demokratik kitle eylemlerini "yıkıcılar kızıl bayraklarını, örgüt flamalarını kent merkezine diktiler, bölücüler kentin göbeğinde bayrak açtılar, eylemler provoke edildi" vb. gerekçelerle polis zorbalığıyla dağıtmaya çalışmayacağını, bu müdahaleler sırasında gençlerin ve çocukların yaralanmayacağını ve öldürülmeyeceğini, garanti edebiliyor musunuz?
3 - Olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun Kürt illerinde AKP'nin izinden giderek yeni "kalekol"lar inşa etmeyeceğini, bu inşaatları ve ulusal baskının diğer görünümlerini protesto eden kitlelerin üzerine polislerin gaz bombalarıyla veya otomatik tüfeklerle ateş açmayacağını, bu müdahaleler sırasında gençlerin ve çocukların yaralanmayacağını ve öldürülmeyeceğini, garanti edebiliyor musunuz?
4 - Olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun AKP tek parti hükümetinin yaptığı gibi kapalı kapılar ardında savaş tasarımları yapmayacağını, bu koalisyon altında MİT'in diğer ülkelerdeki silahlı çatışmalara dahil olmayacağını, bu ve benzeri amaçlarla "gerekçe üretmek" üzere çeşitli örgütlere sızarak onlar adına provokasyonlara girişmeyeceğini, kısacası MİT'in MİT olmaktan çıkacağını garanti edebiliyor musunuz?
5 - Olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun yaklaşan ekonomik krizlerin faturasını AKP'nin ve önceki tüm burjuva hükümetlerinin yaptığı gibi emekçi yığınlara ödetmek yerine varlıklı sınıflara ödeteceğini garanti edebiliyor musunuz?
Kısacası, olası bir CHP-MHP (veya AKP-MHP) koalisyonunun ezilen ve sömürülen yığınların kaderininin daha da kötüleşmesine değil de iyileşmesine yol açacağını garanti edebiliyor musunuz?
Hepsine "hayır" dediğinizi duyar gibi oluyoruz. O zaman fazla "tatava" yapmayın ve ya susun ya da gerçek sosyalist, devrimci, ilerici adaylara oy verin ve geçin!





