türk emperyalizmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk emperyalizmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2025 Pazartesi

Türk tekelci burjuvazisi ve Türk devleti Suriye’de ne istiyor? (1)

Türk tekelci burjuvazisi ve onun devleti Suriye’de ne istiyor? Suriye'deki Türk devlet politikasını anlamak isteyen her Marksistin sorması ve cevaplandırması gereken ilk soru budur.  

Türkiye'nin Petrol Açığı ve Enerji Bağımlılığı

Suriye’de Türk tekelci burjuvazisinin ve onun devletinin en çok iştahını kabartan kaynak bu ülkenin sahip olduğu petrol rezervleridir. Türkiye, enerji ihtiyacının büyük bölümünü ithalatla karşılayan bir ülkedir. 2022 yılında 96,5 milyar dolara ulaşan enerji ithalatı, ülkenin toplam dış ticaret açığının %60’ını oluşturmuştur. Bu açık ise nihayetinde finansal bağımlılığa yol açan en temel etkendir. Enerji talebinin ana kaynağını petrol oluşturmaktadır: 2021 verilerine göre, Türkiye'nin enerji açığının %84’ü doğrudan petrol ithalatından kaynaklanmıştır. (bkz. Türkiye Enerji Dönüşümü Görünümü 2022, shura.org)

Türk sanayisinin yüksek miktarda petrole ihtiyacı vardır. Güncel verilere göre, Türkiye'nin günlük petrol tüketimi yaklaşık 950 bin varildir. (Türkiye günlük kaç varil petrol tüketiyor? Türkiye'nin günlük petrol tüketimi!, haberler.com, 28.10.2024) Güncel yerli petrol üretimi ise 65 bin varil civarındadır. (Cudi Gabar petrol kalitesi nasıl?, Takvim gazetesi, 4.5.2023) Bu durumda, ülkenin günlük petrol ihtiyacının sadece yaklaşık %7'si yerli üretimle karşılanmaktadır. 

Suriye’nin Petrolü ve “teröristler”

Peki Suriye’de önemli miktarda petrol kaynağı var mıdır?

Hükümete yakın yorumcular Türkiye'nin sözümona "Suriye petrollerinde hiç gözü olmadığı”nın kanıtı olarak zaten bu ülkenin petrol kaynaklarının ancak Suriye için önemli olduğunu, muhtemelen Suriye'nin halihazırdaki kendi sınırlı tüketimini bile karşılayacak düzeyde olmadığını, bu ülkenin uluslararası önem arz eden boyutta bir rezerve sahip olmadığını iddia etmektedir. Fakat gerçek durum pek de öyle değildir. 

Türkiye Enerji Stratejileri ve Politikaları Araştırma Merkezi (TESPAM) tarafından Aralık 2024’te yayınlanan “Suriye’de Güncel Gelişmeler Işığında Yeni Dinamikler ve Enerji Kaldıracı” başlıklı rapora göre, Suriye'nin petrol üretimi önemli ölçüde düşüş göstermiştir: İç savaştan önce (2008-2010) ortalama 400 bin varil olan günlük üretim, 2015 yılında 25 bin varile kadar gerilemiştir.

Suriye'nin ispatlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık 7 milyar varil düzeyinde olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu rezervlerin %80’i PYD tarafından kontrol edilmektedir. Konuya ilişkin olarak TESPAM Başkanı Oğuzhan Akyener, Anadolu Ajansı’na verdiği demeçte şu ifadelere yer vermiştir: 

“Ülkenin petrol potansiyelini değerlendirebilmek için, sahaların %80’ini elinde tutan terör örgütlerinin bölgeden çıkarılması gerekmektedir.” 

Bu sahalar “terörden temizlendikten sonra”, diye devam ediyor Akyener, “bölgede ruhsatların belli şirketlerle paylaşılarak, o şirketlerin operatörlüğünde üretime alınması gerekiyor.”

Akyener devam ediyor: “Bu süreç sonrasında ihracat rotalarının Türkiye üzerinden yürütülmesi durumunda büyük yatırımlara ihtiyaç duymadan günlük petrol üretimi 150-200 bin varile ulaşabilir. …Yeni sahaların üretime alınmasıyla önümüzdeki 5 yıl içinde Suriye'nin 1 milyon varil günlük üretim potansiyeline erişebileceğini tahmin ediyoruz.”  

Görüldüğü gibi, petrol kaynaklarının önemli bir bölümünün bulunduğu bölgeleri kontrol ettiği ve bu kaynakları yok pahasına Türkiye’ye peşkeş çekmediği sürece YPG, Türk tekelci burjuvazisi ve devleti gözünde “terörist” olarak kalmak zorundadır.

ABD’nin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olan Atlantic Council’in internet sitesinde yayınlanan bir makalede şöyle deniyor:

“TPAO ve BOTAŞ gibi Türk enerji şirketleri, Suriye’de petrol ve doğal gaz arama-üretim faaliyetlerinde gelecekte öncü rol üstlenecek şekilde konumlandırılıyor. Aynı şekilde, bu şirketlerin Suriye’nin elektrik sektöründe de etkin bir paydaş olması bekleniyor. Azerbaycan da bölgedeki enerji projelerinde Türkiye ile yakın iş birliği içinde hareket edecek bir aktör olarak öne çıkıyor. Zira Azerbaycan, şu ana kadar Suriye’ye yakıt tedariki de dâhil olmak üzere önemli yardımlarda bulunmuştur. Türkiye ile stratejik ittifakı göz önüne alındığında, Azerbaycan’ın enerji tedariki ve altyapı geliştirme süreçlerinde Türk hükümeti ve şirketleriyle ortaklaşa çalışması muhtemeldir. Bunun yanı sıra, iç savaştan önce Suriye’de faaliyet gösteren Total ve Shell gibi küresel enerji devleri, bölgedeki arama-üretim faaliyetlerine yeniden erişim konusunda avantaj elde edeceklerdir.” (Brenda Shaffer, Suriye'nin enerji sektörü ve bunun istikrar ve bölgesel gelişmeler üzerindeki etkisi, 17.01.2025, atlanticcouncil.org)

Azerbaycan-Türkiye iş birliği denildiğinde akla ilk gelen şirket SOCAR’dır. Türkiye’de halihazırda önemli yatırımları bulunan Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR, Suriye’de enerji altyapısının geliştirilmesi amacıyla Türk şirketleriyle ortak projeler yürütebilir. Bu iş birliği kapsamında enerji santralleri, boru hatları ve dağıtım şebekelerinin inşası veya rehabilitasyonu gibi faaliyetler öngörülebilir.  

Makalede dikkat çeken nokta ise, Suriye petrolünün paylaşımı söz konusu olduğunda Türk şirketlerinin, Total ve Shell gibi küresel enerji devleriyle aynı bağlamda anılmasıdır. 

Türkiye- Suriye Deniz Yetki Anlaşması, Türk emperyalizminin Doğu Akdeniz’de kazandığı yeni bir mevzi

Petrol kavgasının denizdeki cephesine geçelim.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, 24 Aralık 2024 tarihinde Türkiye ve Suriye arasında bir deniz yetki anlaşmasının imzalanmasının gündemde olduğunu açıkladı. (TRT Haber)

Anlaşma, iki ülkenin Akdeniz'deki kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleyecek. Türkiye, benzer bir anlaşmayı 27 Kasım 2019’da Libya ile imzalamış, bu iki ülke aralarında, Yunanistan’ın Girit Adası yakınından geçen yaklaşık 30 km uzunluğunda bir sınıra sahip olduklarını ilan etmişlerdi.

2000’lerden sonra Doğu Akdeniz’de keşfedilen dört önemli hidrokarbon yatağı, Akdeniz’e kıyıları olan devletler arasında deniz yetki alanlarının paylaşımı sorununu gündeme getirmiştir. Her devlet, azami miktarda deniz yetki alanı elde etmeye çalışmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti, 2003’ten itibaren Mısır, Lübnan ve İsrail ile deniz yetki alanı sınırlandırma antlaşmaları imzalamış, Türkiye ise henüz münhasır ekonomik bölge ilan etmemiş olsa da kıta sahanlığı sayesinde geniş bir alanda münhasır hak sahibi olduğunu savunmaktadır. 

Şimdi Türkiye, Esad döneminde imzalayamadığı bu anlaşmayı, HTŞ’ye uzun süreden beri verdiği destek ve şimdi iktidara gelen bu örgütün yöneticileri ile geliştirdiği sıkı bağlar sayesinde imzalama fırsatı elde etmiştir. 

Türk emperyalizmi, Esad’ın düşmesiyle birlikte “50 trilyon ABD dolarından fazla petrol ve doğal gaz bulunan” Doğu Akdeniz'deki kavgada bir mevzi elde etmiştir. (Maritime Disputes in the Eastern Mediterranean: The Way Forward, 11 Ocak, 2025, brookings.edu

“Katar-Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı Projesi” yeniden gündeme geldi

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, 10 Aralık’ta, yani Esad’ın düşüşünden sadece iki gün sonra, Katar-Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı Projesini yeniden gündeme getirdi. 

10 milyar dolarlık bir yatırım gerektiren bu proje, Katar gazının Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmasını hedefliyor. 

Katar-Türkiye Doğal Gaz Boru Hattı Projesi ilk olarak 2009 yılında önerilmişti. Ancak, o dönemde Esad -Avrupa’nın kendisine bağımlılığının devam etmesini isteyen Rusya’nın da baskısıyla- projeyi reddetmişti. 

“Türkiye, TANAP ve TürkAkım gibi başlıca boru hatlarına ev sahipliği yaptığı göz önüne alındığında Katar-Türkiye boru hattının da Türkiye'nin küresel enerji piyasalarındaki önemini daha da pekiştireceği çıkarımı yapılabilir.” (Bekir Caner Şafak, Katar-Türkiye Doğalgaz Boru Pattı Projesinin Canlandırılması, Avrasya İncelemeleri Merkezi, 25.12.2024)

Suriye’yle ticaret artıyor

Türkiye-Suriye Serbest Ticaret Anlaşması (STA), iç savaş nedeniyle 2011 yılında askıya alınmıştı. 24 Ocak 2025 tarihinde Türk ve Suriyeli yetkililer STA'nın modernizasyonu için müzakerelerin yeniden başladığını, ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasının ve gümrük vergilerinin uyumlaştırılmasının hedeflendiğini açıkladılar. (Anadolu Ajansı, 24.1.2025

Ama bu anlaşma yeniden yürürlüğe girmeden önce dahi, iki ülke arasındaki ticaret Aralık 2024’te %20, Ocak 2025’te %38 arttı, 2.2 milyar dolar seviyesine ulaştı. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) bünyesindeki Türkiye-Suriye İş Konseyi Başkanı İbrahim Fuat Özçörekçi ise, Türkiye'nin orta vadede ikili ticarette 10 milyar dolara ulaşmayı hedeflediğini söyledi. (Daily Sabah, 5.2.2025

Esad düşüyor, ertesi gün çimento şirketlerinin hisseleri fırlıyor!

Suriye’nin yeniden inşası gündemde. Komşu ülkede bir iktidar değişikliği oluyor ve “nedense” Türk firmalarının borsadaki değerleri artıyor. Esad’ın 8 Aralık’ta Suriye’yi terk etmesinden ve HTŞ’nin Şam’a girmesinden sadece bir gün sonra Türk çimento şirketlerinin borsadaki hisse senetleri patlama yaptı:

“Suriye’de Beşar Esad hükümetinin düşmesiyle birlikte, Borsa İstanbul’daki çimento ve inşaat sektörü hisselerinde güçlü yükselişler kaydedildi. Özellikle Uşak Çimento (USAK), İskenderun Demir ve Çelik (ISDMR), Lüleburgaz Çimento (LMKDC), Cimbeton (CMBTN) ve Nuh Çimento (NUHCM) gibi hisselerde dikkat çeken artışlar görüldü.” (Dünya Gazetesi. 9.12.2024)

Burjuva basın, Suriye pazarının boyutuna ilişkin tahminlerini paylaşmaya başladı:

“Sadece inşaat sektöründe Türk firmalarının Suriye'deki projelerden alacağı payın, ilk yılda 3 milyar dolar, 5 yılın sonunda ise 40 milyar dolarlık bir toplam hacme dönüşmesi bekleniyor. Analizlerde, Suriye'nin yenilenmesi süreci ve ticaret koridorunun açılmasının Türkiye'ye etkisinin 100 milyar doların üzerine çıkacağı vurgulanıyor.” (Sabah, 10.12.2024

Nitekim rejim yıkıldıktan sonra geçen iki ayda Türkiye’nin Suriye’ye çimento ihracatı %73 arttı. (Daily Sabah, 5.2.2025)  

Hicaz Demiryolu bu defa Türk emperyalizminin hizmetinde

Türk devletinin “Suriye’nin yeniden inşası” planı içinde “Hicaz Demiryolu” projesi dikkat çekiyor.  Ulaştırma Bakanı Abdülkadir Uraloğlu, Türkiye'nin Suriye'deki tarihî Hicaz Demiryolu'nun bazı bölümlerini restore ederek Türk demiryolu hatlarını Şam'a yeniden bağlayacağını açıkladı. 

Bilindiği gibi tarihi Hicaz Demiryolu 1904 yılında, Alman emperyalizminin Osmanlı İmparatorluğu’na girişini hızlandırmak amacıyla inşa edilmeye başlamıştı:

“1904 yılında Alman mühendisler Şam'dan ‘İslam'ın kutsal şehirleri’ olan Mekke ve Medine'ye uzanan Hicaz demiryolunun inşasına başladılar. Bu yol bir vakıf olarak kabul edildi ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlardan toplanan bağışlarla ‘hacılar için’ inşa edildi. Aslında bu yol, Alman emperyalizminin Arabistan ve Kızıldeniz'deki konumunu güçlendiriyordu.” (SSCB Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü, Sömürge ve Bağımlı Ülkelerin Yeni Tarihi, s. 614)

124 yıl sonra, Hicaz Demiryolunun Türk emperyalizminin Suriye’ye girişini hızlandırması planlanıyor.  

Patron örgütleri Suriye’yi ucuz işgücü kaynağı olarak görüyor

TÜSİAD’ın daha küçük kapitalistleri örgütlemek için kurduğu Türk İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) ve Türkiye’de bir milyon işçiyi sömüren 13 bin adet şirketi temsil eden Anadolu Aslanları İş Adamları Derneği (ASKON) başkanları Suriye’deki yeni durumun kendileri için iyi bir “fırsat” olduğunu vurguladılar. TÜRKONFED Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Sönmez, konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Suriyelilerin gidişinden kaynaklanacak muhtemel iş gücü açığını rahatlıkla çözebileceğimize inanıyorum" diyerek Suriye’ye yapılacak yatırımlar sayesinde, ucuz iş gücünü “kaynağında” bulacağını  ima ediyordu.(“Suriye Türkiye'deki iş dünyasının gündeminde: Yeni iş fırsatları yaratabilir”,10.12.2024, apara.com.tr

Tekstil patronları da ellerini ovuşturmaya başladılar. Onlar, özellikle 2022 ve 2023 yıllarında Mısır’da ucuz işgücü avına çıkmış, orada ayda 100-150 dolara işçi çalıştırmaya başlamış, Mısır’ın Türkiye'ninkinin yaklaşık yarısına denk gelen düşük enerji maliyetlerinden ve bu ülkenin ABD, Avrupa Birliği, Güney Amerika ve Afrika ülkeleriyle gümrüksüz ticaret anlaşmalarından yararlanmaya başlamıştı.  

Böylece Suriye, onlar için iyi bir “alternatif” haline gelmiş oldu. İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (İTHİB) Başkanı Ahmet Öksüz şunları söyledi: “...orada [Suriye'de] birtakım üretim tesisleri kurmak bizim çok menfaatimize olacak. …"Biz Suriyeli’ye orada iş imkanı niye vermeyelim? Mısır'a gideceğimize niye Suriye'ye gitmiyoruz? Suriye, Türkiye'ye yakınlığıyla lojistik olarak da çok avantajlı. Suriye tarafında, Türkiye'ye yakın olan bölgede emek yoğun sektörlerde bir üretim başlatabilirsek Türkiye bunu avantaja çevirmiş olur. Önümüzdeki süreçte Türkiye'de iş gücü bulmak daha da zorlaşacak. Maliyetler daha da artacak. Bunu en azından böyle tolere edebiliriz. Bu Suriyelilerin istihdamı açısından hem de Türkiye'nin üretimine katkı açısından çok faydalı olur." (“Türk tekstil ve perakende sektörü Suriye'de istihdam ve üretime katkı vermek istiyor”, 22.11.2024, aa.com.tr

"Aslan" sosyal-demokrasimiz emperyalizmin hizmetinde

Majestelerinin muhalefetinin resmi önderi, CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 12 Aralık’ta “Suriye’nin toprak bütünlüğü, istikrarı sağlanmadan kimse ‘Türkiye de buradan çeksin gitsin’ diyemez" açıklamasını yaparak Suriye’nin işgaline açık destek vermişti (“Özgür Özel: Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlanmadan kimse 'Türkiye buradan gitsin' diyemez”,12.12.2024, birgun.net

Ama asıl dikkat çekici olan, Özgür Özel’in patronların açıklamalarını bire bir tekrarlamış olmasıdır:

“Türkiye’de fason tekstil üreticilerinin teker teker Mısır’a, “Türkî cumhuriyetler”e hatta Kuzey Afrika’ya taşındığını biliyoruz. Türkiye’de bazılarının Suriyelilerin ucuz işgücü olarak çalıştırılmasının kayıt dışında da olsa bazı sektörleri ayakta tuttuğunu ifade ettiklerini biliyoruz. Onun için Mısır’a değil, Kuzey Afrika’ya değil; eğer taşınacaksa fabrikalar Suriye’ye taşınmasını, Türkiye sınırına yakın yerlerde çok sayıda Suriyeli’nin istihdam edilebileceği hem sektörün çok uzak coğrafyalara gitmesi, yeni maliyetlere katlanması, yeni zorluklara katlanması yerine Türkiye’nin yanı başında Suriyeli çalıştıracaklarsa, [bunları] Suriye’de çalıştıracakları şekilde bir planlamayı Türkiye’nin önüne koymayı, bu noktadaki çok ciddi teşvik mekanizmalarının harekete geçirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.” (“CHP PM, Suriye gündemiyle toplandı, 17.12.2024, ankahaber.net

Pek “demokrat” ve “laik” bir siyasetçi olan Özel, Türk patronlarına Suriyelileri sömüreceklerse cihatçıların yardımıyla ele geçirilen ve kontrol edilen bölgelerde sömürmelerini salık vermektedir. 

“1960’larda Türkiye ve Almanya nasıl bir iş birliği sürecine girdiyse, şimdi Suriye ve Türkiye arasında benzer bir işbirliği mekanizması kuralım”

Patronların istekleri yerine geliyor,  Suriye sınırına Türkiye'nin en büyük OSB'si inşa ediliyor 

“Polateli Şahin Bey Organize Sanayi Bölgesi Suriye sınırının hemen yanı başında 13.000 dönümlük alanda inşa ediliyor. Suriye değişen yönetimle beraber cazibe merkezi haline geldi OSB. Bölgedeki ekonomik hareketliliğe de yön verecek. Beklenti bu yönde. 5 yıl içinde yatırımcıların %50'sinin faaliyete geçeceği OSB'de 200.000 kişinin istihdamı hedefleniyor. Suriye sınırında kurulan bir sanayi alanı. 13.000 dönümlük alana sahip iki komşu il tarafından ortaklaşa yapılan ilk sanayi bölgesi. Türkiye'nin en küçük ilçesinde kurulan Kilis Polateli Şahinbey Organize Sanayi Bölgesi sınırın sıfır noktasında yükseliyor. Fay hattından uzak, tarımsal alan kullanılmadan taşlık alana inşa edilen Kilis Polateli Şahin Bey Organize Sanayi Bölgesinde çalışmalar hız kesmeden devam ediyor. Organize Sanayi Bölgesi Bölge Müdürü Abdülkadir Tanrıaşıkı Suriye'deki rejim değişikliği ile bölgede organize sanayi bölgesinin cazibesinin arttığını söyledi:

‘Suriye'de değişen yönetimle beraber buradaki bizim cazibemiz çok daha arttı. İltiği her şeye ihtiyacı var. Suriye Öncüpar kapısına yine mesafemiz 20 km. Gelecekteki yatırımlar için buradaki yatırımcının Öncüpınar kapısının kullanması burayı avantajlı kılıyor. Bölge lojistik bakımından önemli bir konumda yer alıyor. Bölgemizin en büyük avantajlarından biri Gaziantep ve Kilise 20 km mesafede olması, açılacak Amanos tünelleriyle beraber İskenderun limanı 87 km'ye düşmesi, bölgedeki taşımacılığın kolaylaşmasına ve maliyetin düşmesine çok büyük etki edecek.’

Türkiye'nin tek seferde imara açılan en büyük organize sanayi bölgesinde altyapı çalışmalarının %75'i tamamlandı. Çalışmaların yıl sonunda bitmesi hedefleniyor. Yatırımlarsa sanayicilerin destekleriyle sağlanıyor. Bizim yatırımlarımızın tamamı sanayicilerimizin bize vermiş olduğu peşinat ve taksit ödemeleriyle destekle yürütülüyor. Organize sanayi bölgesinde üretim yapmak için başvuran sanayicilerin %50'sinin 5 yıl içerisinde faaliyete geçmesi bekleniyor. Ve istihdam hedefi ilk kurguda bu 13 milyon metrekarelik alanda 30.000 istihdam planlanıyor ve toplam hedef 200.000 kişi istihdamı var. Şimdi bu kadar yüksek istihdamın tabii iskan edilmesi de çok önemli bir hale geliyor.'" (Habertürk Tv, 25 Mayıs 2025, https://x.com/HaberturkTV/status/1926397925099245876, https://www.youtube.com/watch?v=5uRazz-OTIA)

Savaş erkek sayısını azalttı ama merak etmeyin sömürebileceğiniz çok kadın işçi var!

Ekonomim Gazetesi yazarı Güven Sak Suriye’ye yaptığı geziden ilginç gözlemlerle gelmiş:

“Suriyelilerin kurduğu Türk firmalarının yüzde 58’i, genel Türk firmalarının ise yüzde 24’ü tedarik zincirlerini Suriye’ye doğru uzatmayı düşünüyordu. Özellikle ihracat yapan şirketler açısından bakıldığında ana neden Suriye’de işgücü maliyetlerinin düşüklüğüydü. Aynı konuyu, TOBB Başkanı Sayın Rifat Hisarcıklıoğlu’nu kabulünde Suriye Devlet Başkanı Sayın Ahmet El Şaraa da dile getirmişti bu arada.

…Daha sonra ben “1960’larda Türkiye ve Almanya nasıl bir iş birliği sürecine girdiyse, şimdi Suriye ve Türkiye arasında benzer bir işbirliği mekanizması kuralım, siz nasıl Almanlardan öğrendiyseniz biz de Türkiye’den öğrenelim” dendiğine şahit oldum.

“Nasıl Türkiye bugün Alman değer zincirlerinin parçası olduysa Suriye’de yarın…” Emek yoğun sektörler kapasite inşası açısından güzel bir başlangıç noktası olabilir, Suriye’de değer zincirleri inşasında.  

İkincisi, tedarik zincirlerini Suriye’ye doğru uzatmaya istekli firmaların ilk sorusu, “peki, 15 yıl süren bir iç savaştan sonra beceri sahibi bir işgücü bulmak mümkün mü?” oldu. Şam’da o nedenle ilk duraklardan biri benim için Çalışma Bakanlığı’ydı.

Tekstil ve hazır giyimde özellikle kadın istihdamı odaklı bir stratejinin daha kolaylıkla mümkün olabileceği ortada. Malum 15 yıllık iç savaş özellikle ülkenin erkek nüfusunu son derece olumsuz etkiledi ve nüfus piramidinin çalışma çağındaki erkekler bölümünü eritti. Şimdi Suriye’de hızlı ekonomik toparlanma, kadın istihdamının önemini artırıyor.” (Güven Sak, “Suriye sıçramaya hazır”, 3.11.2025, Ekonomim Gazetesi, s. 9)

Fabrikaları çalıştırmak için enerji gerek

İç savaş Suriye’nin enerji altyapısını büyük ölçüde yok ettiği için fabrika cehennemini çalıştıracak enerjiyi sağlamak Türk tekelci burjuvazisi için çok önemlidir. 

6.11.2025 tarihinde Anadolu Ajansında çıkan habere göre:

“Türkiye, Katar ve ABD'den şirketlerin oluşturduğu konsorsiyum, Suriye Enerji Bakanlığı ile bugün imzalanan nihai anlaşmayla 7 milyar dolarlık enerji yatırımında uygulama aşamasına geçti.

…Proje kapsamında toplam 5 bin megavat kurulu güce ulaşacak 4 doğal gaz kombine çevrim santrali ve 1 güneş enerjisi santrali inşa edilecek. Suriye'nin Kuzey Halep, Zayzoun, Deyr ez-Zor ve Mehardeh bölgelerinde yer alacak doğal gaz santralleri 4 bin megavat, Wedian Alrabee ve Deyr ez-Zor'da kurulacak güneş enerjisi santrali ise 1000 megavat kapasiteye sahip olacak.

…İstikrarlı elektrik arzı sayesinde sanayi tesislerinin tam kapasite çalışması hedeflenirken, yeni tarım, sanayi ve ticaret yatırımlarının önü açılacak.” (“Suriye'nin enerji sektörüne 7 milyar dolarlık yatırımda uygulama aşamasına geçildi”, 6.11.2025, aa.com.tr)

Yukarıda kast edilen Türk şirketleri Kalyon ve Cengiz’dir. 

(devam edecek…


10 Kasım 2023 Cuma

Artık herkes Kemalist! (proletarya komünistlerinden başka)

Burjuva ve küçük-burjuva kliklerin Kemalizmin mirasını paylaşma kavgalarından bir sahne...

Artık İslamcısından liberaline, hatta "sosyalist" ve "komünist" iddialı olanlara kadar herkes Kemalist oldu! Anlaşamadıkları başlıca nokta kimin daha gerçek Kemalist olduğu, kimin "Mustafa Kemal Atatürk'ün mirasına daha layık" olduğu. 

Her burjuva veya küçük-burjuva çevre, burjuva-Kemalist "cumhuriyetin kazanımları"nı en iyi kendisinin temsil ettiğini iddia ediyor ve diğerlerini yeterince "cumhuriyetçi" ya da “Gazi kadar millici” bulmuyor.

İslamcı-Türkçü karması hükümetimiz “Atatürk” dönemindeki sanayi hamlesinin (en başta da bağımsız bir savaş sanayisi geliştirme hedefinin), hakeza Antakya’nın ilhakının ve Musul-Kerkük ile ilgili projelerin işaret ettiği emperyalist çizginin sonrakiler tarafından sürdürülmediğini ve baltalandığını, kendilerinin ise onun bıraktığı yerden devam ettiklerini söylüyor. Düne kadar post-Kemalizmin (Kemalizmi islamcılarla ittifak yaparak tarihin çöplüğüne atmanın ve onlarla birlikte sözümona 1.’sine göre daha demokratik olacak 2. burjuva cumhuriyetini kurma hayallerinin) şampiyonluğunu yapan liberaller, şimdi "post-post-Kemalizm"i teorize etmekle, Kemalist cumhuriyetin daha önce gözden kaçırdıkları olumlu yönlerini yeniden keşfetmekle ve halkımıza açıklamakla meşguller. "Sosyalist" ve "komünist" iddialı Kemalistlerimiz ise burjuva cumhuriyetin her gün yeni bir "kazanım"ını ve erdemini keşfederek, bu konuda öncülüğü kimseye bırakmak istemiyorlar. 

Yalnızca sınıf ve tarih bilinçli gerçek proletarya sosyalistleri (komünistler) şu temel gerçekleri hatırlatmaktan vazgeçmiyorlar ve -devrimci hareketin geriye düştüğü her dönemde olduğu gibi- küçük-burjuva "sol" cenahtan burjuva ideolojisiyle uzlaşma rüzgarları ne kadar sert eserse essin, hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdir:

Burjuva cumhuriyetten (özellikle de en fazla idealize edilen Kemalist tek parti diktatörlüğü döneminden),

İşçilerin ve yoksul köylülerin payına düşenler:

  • Kesintisiz bir yoksulluk ve sefalet,
  • Her türlü siyasal ve sendikal örgütlenmenin yasaklanması,
  • Grev ve direnişlerin zorla, yeri geldiğinde kanla bastırılması,
  • İşçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütlülüğünü geliştirmeye çalışan bütün güçlerin acımasızca ezilmesi (kısacası faşizm);

Ezilen ulusların payına düşenler:

  • Sonu gelmeyen kitlesel katliamlar, "tedip ve tenkil" ("yola getirme ve ibret olsun diye cezalandırma") harekatları,
  • Ulusal varlıklarının inkar edilmesi, dillerinin yasaklanması,
  • Sürgünler, zorla iskan ve nüfus mühendisliği uygulamaları,
  • Zorla Türkleştirme,

olmuştur. 

Buna karşın cumhuriyetin kurucusu ve sahibi olan Türk burjuvazisinin payına düşenler ise şunlardır:

  • Osmanlı feodal devleti altında gelişmesini engelleyen siyasal koşullardan tamamen kurtulmak,
  • Emperyalizmle daha sıkı ilişki kurmayı başarmış olan "gayrı-müslim" burjuvazinin rekabetinden kurtulmak ve bunların sermayelerinin Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan zorla Türkleştirilmesinin sürdürülmesi ve tamamlanması,
  • İşçilerin sürekli geçim düzeyinin altında, çoğu zaman açlık sınırının altında tutulan ücretlerle sömürülmesi yoluyla; köylülerin ürünlerinin ucuza kapatılması, bankalara borç köleliği hatta angarya (zorla çalıştırma) yoluyla; bütün emekçi sınıfların ağır vergilerle soyulması yoluyla; en adi cinsinden savaş ve kriz vurgunculuğu ile ve benzer yollarla kapitalizmin gelişmesi için gerekli olan temel sermaye birikiminin ve altyapıların görece hızlı şekilde oluşturulması, 
  • Başından beri en güçlü sermaye sahiplerinin tekelci tarzda örgütlenmesinin devlet tarafından mümkün olan her yoldan ve elindeki bütün araçlarla teşvik edilmesi (bkz. örn. İş Bankası),
  • Feodal dönemden kalan son sömürge olarak Kürdistan'ın sömürge statüsünün korunması ve daha da pekiştirilmesi, onun zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının burjuvazinin sömürüsüne açılması ve yapılan yatırımlarla Kürdistan'ın sömürüsüne gittikçe artan şekilde kapitalist bir içerik verilmesi, bununla yetinilmeyerek her fırsatta yeni toprakların ele geçirilmesi ve yeni bölgelerin kontrol altına alınması (tek parti döneminde Antakya'nın ilhakı, 1974'te Kıbrıs adasının kuzeyinin, günümüzde Suriye’nin geniş bölgelerinin işgali ve fiili ilhakı. Hakeza Irak'ta, Libya'da ve bazı Afrika ülkelerinde çok sayıda askeri üs bölgelerinin elde edilmesi. Tüm Türkiye ve dünya halklarını tehlikeye atacak ve yeni bir dünya savaşı tehlikesini arttıracak şekilde dünyanın emperyalist yeniden paylaşım mücadelesine Türk tekelci burjuvazisi adına gittikçe daha pervasızca dahil olunması.)

Burjuva cumhuriyetin işçi sınıfına, proleter-olmayan emekçi yığınlara, ezilen uluslara ve bütün bu kesimleri ezen ve sömüren mülk sahibi sınıflara getirdikleri, temel olarak bunlardır. Bu yüzden tekelci burjuvazinin temsilcilerinin burjuva cumhuriyet ve özellikle onun kurucu dönemi olan Kemalist tek parti diktatörlüğü dönemi için "olmasaydın olmazdık" demeleri son derece anlaşılabilirdir. Fakat işçi sınıfı ve sosyalizm adına konuşan bazı partilerin (T"K"P, TİP, Sol Parti, EMEP vb.) "cumhuriyetin kazanımları" edebiyatı yaparken bu temel gerçekleri unutmaları veya geçiştirmeleri, onların gerçekte hangi sınıfa hizmet ettiklerini ortaya koymaktadır. 


Bugüne kadar başka bir şey için çalıştınız mı ki Bay Okuyan?

Kemalizme meftun sözde "sosyalist" ve "komünist" partiler, her resmi Kemalist bayram günününde, Kemalizmin devlet ve kapitalist tekeller tarafından dört koldan yapılan propagandasını "yetersiz" bularak onunla yarışan kendi militan Kemalizm propagandası kampanyaları için bütün olanaklarıyla seferber oluyorlar. Buna karşı gerçek komünistler ve bütün sınıf ve tarih bilinçli güçler de, aynı günleri, resmi burjuva devlet ideolojisi olarak Kemalizmin sınıf temellerini, oportünist "sosyalist"lerimizin özellikle idealize ettikleri, burjuva cumhuriyetin bir tür "asr-ı saadet"i olarak gördükleri Kemalist tek parti diktatörlüğü döneminin işçi ve emekçi sınıflar ve ezilen halklar açısından gerçekte ne anlama geldiğini, günümüzün burjuva hükümetlerinin gericiliğiyle Kemalist tek parti döneminin işçi, emekçi, ezilen halk düşmanlığı arasındaki tarihsel sürekliliği vb. gerçekleri bıkıp usanmadan anlatmak için bir fırsat olarak görmeliler. Ülkemizde oportünist akımların devrimci güçlerden çok daha örgütlü oldukları, burjuvazi tarafından da açık veya örtülü binbir şekilde desteklendikleri ve bunun sonucunda devrimci güçlere göre çok daha geniş olanaklara sahip oldukları göz önünde bulundurularak, Kemalist ideolojiyle temel olarak sınıf ve tarih bilinçli bir temelde mücadele etmeyi görev olarak gören bütün güçler -aralarındaki nüansları koruyarak da olsa- resmi burjuva devlet ideolojisine ve onun sözümona "sol"dan tamamlayıcılarına karşı bu tür bir "karşı kampanya" için güçlerini birleştirmekten, ortak kampanyalar, forumlar örgütlemekten, ortak yayınlar yapmaktan vb. asla geri durmamalıdır. Bu mücadele özünde öteden beri  işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin bilincini bulandırmak ve karartmak isteyenlerle, tam tersine bu bilinci geliştirmek ve devrimcileştirmek isteyenler arasındaki mücadeledir. 

İşçi Sınıfın Kurtuluşu

14 Ekim 2019 Pazartesi

Bunlar da bizim Kautsky'ler

Sosyal ve ulusal oportünistlerimiz TC devletini sadece veya esas olarak okuma yazmayı ne kadar bildikleri tartışmalı zevatın yönettiğini sandıkları; burjuva devleti esas olarak - gelip geçici hükümetlerin yöneticilerinden çok daha kalıcı olan ve çok daha iyi bilgilerle donanmış olan - burjuva bürokrasisinin yönettiğini kanıtlayan Marksizmin abc’sini bir türlü öğrenemedikleri için, burjuva devlete her fırsatta akıl öğretmeye çok büyük önem veriyorlar. Devletin yani burjuva sivil ve askeri bürokrasinin pek çok şeyi kendilerinden çok daha iyi bildiğinin farkında bile değiller.

10 Ekim 2019 Perşembe

Bu savaş sadece “Saray’ın savaşı” mı?

TSK'nın "Barış Pınarı Harekatı" adı altında başlattığı işgal harekatı hakkında HDP Genel Merkezinin twitter hesabından yaptığı açıklama şöyle: “Kürt halkının Arap, Türkmen, Süryani, Ermeni ve Ezidi halkları ile birlikte eşitlik ve kardeşlik hukuku içerisinde yaşamaları Türkiye için bir tehdit değil, bir güvencedir. Bu savaş halkların değil Sarayın savaşıdır.”

Pek değerli HDP yöneticisi dostlar: lütfen kendinizi ve halkları kandırmaktan vazgeçin, vazgeçemiyorsanız da en azından şu kritik günlerde biraz mola verin! "Kürt halkının Arap, Türkmen, Süryani, Ermeni ve Ezidi halkları ile birlikte eşitlik ve kardeşlik hukuku içerisinde yaşamaları" ya da buyönde atılan her adım tabii ki Türkiye halkları için kesinlikle bir tehdit değildir, tam tersine çok olumlu bir kazanımdır, ama Türk sermaye devleti için pekâlâ ciddi bir tehdittir.

7 Ekim 2019 Pazartesi

TÜSİAD'dan Türk hükümetinin Suriye'yi kolonizasyon planına tam destek

Küçük burjuva sosyal ve ulusal oportünistlerimize göre barış ve demokrasi taraftarı olan TÜSİAD'ın TC'nin Suriye'ye karşı yürüttüğü emperyalist işgal savaşına bakışı nasıldır? 

Hakkını verelim, hâlâ Türk tekelci burjuvazisinin amaçlarıyla Türk devletinin emperyalist girişimleri arasındaki bağlantıyı kuramayanların, olayı sadece -son günlerde hangi partinin genel başkanı olduğunu bile doğru düzgün hatırlayamayan- Erdoğan'ın planlarıyla ilgili sananların kafalarındaki ampulü yakmak için TÜSİAD elinden geleni yapıyor: 

"... Suriyelilerin ülkelerini terk etmek durumunda kalmaları bir insanlık dramı. Türkiye halkı ve devleti bu konuda son derece fedakar ve kapsayıcı duruş sergiledi. Güvenlik, istihdam, eğitim ve sağlık gibi birçok boyutu olan bir sorunlar yumağı söz konusu. Çözüm araçları da bu duruma uygun olarak her boyutta düşünülmeli.

Bu çerçevede Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu İstanbul’da gerçekleştirilen 12. Astana Zirvesi sonrasında tekrar vurguladığı güvenli bölge çözümü kritik öneme sahip. Başta ABD, AB, Rusya ve İran olmak üzere tüm siyasi aktörlerin bölgede sürdürülebilir bir iktisadi altyapı ve güvenliğin oluşturulmasına katkı vermesi beklenir. Ancak böyle bir girişimle göç sorununa kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm bulunur.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın işaret ettiği 1 milyon Suriyeli göçmenin güvenle, gönüllü bir şekilde ve huzurla ülkelerine dönmesi sağlanır. Bu sorun artık bir bölge sorunu değil. Ancak küresel işbirliği ile çözülebilecek bir konu." (bkz. https://archive.md/wip/tkKmY)

Sınıf Politikası 


2 Aralık 2016 Cuma

"Otoriterleşme" ya da "ileri faşizm"in sınıfsal temeli üzerine

Saray ve Hükümet cephesi, MHP'nin yıllardır savunduğu ama kendi hükümet ortaklığı döneminde bile tam olarak uygulatamadığı (bütün kapsamıyla uygulamaya cesaret edemedikleri) politikaları adım adım hayata geçiriyor. Kürdistan'da "taş üstünde taş bırakmama" kanlı kampanyasından sonra, Bahçeli hapishanelerdeki Öcalan'ın, PKK'lilerin ve devrimcilerin idamını istiyor, Erdoğan da "şimdilik" kaydıyla HDP yöneticilerinin ve vekillerin hapse atılmasını veriyor. MHP bugün tek başına hükümet olsa uygulamakta zorlanacağı uğursuz işleri, Saray ve Hükümet cephesi 1 Kasım bombalı seçimlerini, IŞİD saldırılarını ve 15 Temmuz "darbe girişimi" garabetini kullanarak geniş kitleler üzerinde kendi yarattığı terör ortamında fazla bir direnişle karşılaşmadan hayata geçiriyor.

20 Mart 2013 Çarşamba

Afganistan'ın yağmalanmasında Türk sermayesi ve küresel ortakları

Milliyet gazetesinde "Afganistan'ın Altın Türk'ü" başlığıyla 5 Mart'ta yayınlanan haber, bize Afganistan'ın yağmasında Türk sermayesinin rolü konusunda ilginç bir örnek sunuyor.

Serkan Arman imzalı habere göre, "Yıldızlar Holding, Afganistan’da dev bir altın arama ihalesi kazandı. Ülkede 25 milyar $’lık altın olduğu tahmin ediliyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, dün Afganistan gezisinin ardından yaptığı, “Bir Türk şirketi, 1000 kilometrekare alanda altın aramayla ilgili açılan ihaleyi 70 firmayı geride bırakarak kazandı” açıklaması merak uyandırdı.

"Bakan Yıldız’ın sözünü ettiği Türk şirketi, Eti Gümüş’ün de sahibi olan Yıldızlar SSS Holding. Yıldızlar Holding’in patronu Trabzon’da yetişen işadamı Sebahattin Yıldız, CEO’su ise Harun Güdeberk.

"Harun Güdeberk, 4 ruhsatlı altın ihalesini kazandıkları bölgenin Afganistan’ın kuzeydoğusunda Tacikistan ve Pakistan sınırında yer alan Badahşan vilayeti olduğunu söyledi.

"Güdeberk, ‘İhaleyi bugüne kadar yaptığımız işlerin referansıyla kazandık. Bu bölgede altın, gümüş ve bakır var. Bu yaz sondaj yapacağız. Rezervlerle ilgili Sovyetler Birliği zamanında yapılmış bazı ön çalışmalar var. Tahmin telaffuz etmek istemiyorum. Beklentiler gerçekleşirse başarılı bir iş olur. Değilse yatırım çöpe gider. Madencilik böyle bir şey’ diyor."

Habere göre Afganistan'ın yağmalanmayı bekleyen diğer bir yeraltı zenginliği de muazzam lityum kaynakları.

"Ülkede 25 milyar dolarlık altın olduğu tahmin ediliyor. Cep telefonu ve elektrikli oto bataryalarında kullanılan lityum konusunda ise Afganistan’a ‘lityumun Suudi Arabistan’ı deniyor."

ABD’nin önde gelen gazetelerinden New York Times, Afganistan’da 1 trilyon dolarlık maden ve mineral olduğunu yazdı.”

Sovyet ordusunun 1989'da topraklarından çekilmesinden hemen sonra patlak veren iç savaşla ve 2001'den itibaren devam eden ABD yönetimindeki NATO güçleri tarafından işgali altında tam bir harabeye dönüşen, çoğu bölgesinde fiilen ortaçağ koşullarına geri döndürülmüş olan Afganistan, bu 1 trilyon dolarlık yeraltı zenginliğiyle, herhalde birkaç kere yeniden inşa edilebilirdi. Ama emperyalist ülkeler Afganistan'ı Afgan halkını kurtarmak için işgal etmemiştir.

"Yıldızlar Holding’in Badahşan vilayetinde altın arayacak şirketinin adı Turkish Afghan Mining Company (TAMC). Şirketin yüzde 51’i Yıldızlar’a, yüzde 49’u ise Afghan Gold and Minerals (Afgan Altın ve Mineralleri) adlı konsorsiyuma ait. Bu konsorsiyumun yüzde 51’i Afgan işadamı Sadat Naderi’ye, kalanı ise Centar adlı bir yatırım fonuna ait. Centar’ın ortakları arasında ise Polonya’nın en zengin işadamı Jan Kulczyk, madencilik devi BHP Billiton’ın eski CEO’su Chip Goodyear ve İngiliz bankacı Ian Hannam dikkat çeken isimler."

2012'de ABD Ticaret Bakanlığından "ticaret yoluyla barışa yaptığı katkılar" nedeniyle ödül olan "Afgan" işadamı Sadat Naderi'yi, Milliyet’in haberinin başlığından esinlenerek "J P Morgan'ın Altın Afgan'ı" olarak adlandırabiliriz. Haberde İngiliz bankacı olarak geçen Ian Hannam ise J.P. Morgan’ın ve Pentagon’un “madencilik birleşmelerinin Kralı” olarak anılan güvenilir adamıydı. Avusturyalı BHP ve İngiliz-Hollanda ortaklığı Billiton tekellerinin birleştirilerek BHP Billiton madencilik devinin oluşturulması gibi uluslararası madencilik sektöründeki son on yılın en önemli birleşmelerinde onun adı geçiyordu. Aynı zamanda J.P. Morgan’ın Afganistan’daki madencilik faaliyetlerini yürüten Hannam “Pentagon’la birlikte çalışarak ülkenin yabancı yatırımcılar için güvenli olduğunu” kanıtlama görevi verilmişti.

Fortune dergisi de 2011 Mayıs’ında yayınlanan bir yazıda Hannam’ım Afganistan’daki madenleri ziyaretinden bir sahne aktarılıyor:

“Hannam ve yerel ortağı, Sadat Naderi, fotoğrafçılara poz vermek için tepeye tırmanıyorlar. Naderi dar kuvars şeritlerini işaret ediyor. Kuvarslar güneşte parlıyor. Naderi, işte hazine diyor.

“Tabii, yalancı altın değilse” diye mırıldanıyor Hannam.”

Marx sermayenin nasıl “tepeden tırnağa kana ve pisliğe bulanmış olarak dünyaya geldiğini” anlattığı Kapital’in ünlü “İlkel Birikim” bölümünde, Quarterly Reviewer’dan şu çarpıcı alıntıyı aktarır:

“Sermaye, kargaşalıktan ve kavgadan kaçar ve ürkek bir tabiata sahiptir. Bu, çok doğru olmakla birlikte, gerçeğin tamamı değildir. Sermaye, doğanın boşluktan dehşet duyması gibi kâr olmaması ya da çok az kâr olması halinde dehşete kapılır. Uygun bir kâr olsun, aslan kesilir. Yüzde 10’luk emin bir kârla her işe girişir; yüzde 20 ile canlanır; yüzde 50 ile cesareti mutlaklaşır; yüzde 100 ile bütün yasaları ayaklar atına alır; yüzde 300 için işleyemeyeceği suç yoktur, asılmayı bile göze alır. Kargaşa ve kavga kâr getirsin, bunların ikisini de teşvik eder. Kanıt: Kaçakçılık ve köle ticareti.” (Kapital, Cilt 1, s. 727)

Bay Hannam’ın Afganistan macerası bu kuralın günümüzde geçerliliğinden hiçbir şey yitirmediğinin mükemmel bir kanıtını veriyor bize.

“Çatışmalı bölgelere yatırım yapmak genellikle korkutucu olmuştur, ama J.P. Morgan ve Pentagon’un Afganistan’da kıvılcımını çakmaya çalıştıkları büyük zenginliklere hücum hareketi farklı büyüklükte bir risk/ödül denklemi yaratıyor. Denklemin her iki gücü da en aşırı uçlarda.

"J.P. Morgan 2010 yılında Afganistan girişimini başlatırken, 2001’de başlayan ABD önderliğindeki işgalin başlangıcından beri şiddet en üst noktaya ulaşmıştı. Taliban Batılıları öldürmekte zirve noktasına varmıştı ve özellikle madencilik işine giren her şirkete saldıracağını açıklamıştı. Hatta bizim madene ziyaretimizden hemen önce, grubumuz isyancıların şiddetli ve beklenmedik saldırı kapasitelerinin tadına bakacaktı.

"Ama risklerin saçmalık derecesinde büyük olmasına karşın, potansiyel ödüller de sıradışıdır. Yüz milyarlarca dolarlık, demir, bakır, nadir toprak elementleri, ve evet, altın Afganistan çöllerinde ve dağlarında yatıyor. Bu zenginlik binlerce yıldır üzerlerinde tepinen Pers, Yunan, Moğol, İngiliz, Rus orduları tarafından büyük ölçüde dokunulmamış olarak orada yatıyordu ve şimdi sıra Amerikalılardaydı. Büyük İskender devrinden beri işgalciler bu kaynaklardan yararlanmayı düşlemişti ama bugüne kadar hiçbiri bunda kaydadeğer ölçüde başarılı olamadı.”

Sedat Naderi, Afgan Madencilik Bakanı Vahidullah Şahrani ve Ian Hannam Afganistan’daki altın madenlerini ziyaretleri sırasında. 

Aslında 19. Yüzyılın Asya’da macera peşinde koşan ve gerektiğinde elini kana bulamaktan kaçınmayan İngiliz “girişimci kapitalistlerini” andıran bir rambo-banker karışımı olan Ian Hannam bu tür işlerin ideal adamıdır.

"Ian Charles Hannam'ın farfaralı kariyeri genç yaşlarında başladı. Güney Londra'dan bir işçi ailesinden gelip, 17 yaşında çok çetin sınavları geçebilenlerin alındığı bir Özel Kuvvetler birliğine katılmıştı. O dönemden beri Hannam SAS komandosu olan eski dostlarına her zaman güvenmiş ve dünyanın en sert bölgelerinde onların yardımlarına sıkça başvurmuştur.

"Özel Kuvvetlerde hizmet verirken, İngiltere'nin bu alanda en iyi üniversitesi olan Imperial College'dan mühendislik okumaya devam etti. 1977'de mezun olduğunda, büyük bir İngiliz inşaat şirketi olan Taylor Woodrow'da bir iş buldu. İlk görevi SAS komandolarının Dhofar bölgesinde Marksist önderlikli bir isyanı bastırmanın son evrelerinde olduğu Umman’da onlar için yol, radar istasyonları ve uçak pistler inşa etmek oldu. Buradaki deneyimi Hannam'ı isyanların ancak ülkenin altyapısını geliştirmeye ve doğal kaynaklarını kullanmaya odaklanan bir karşı-ayaklanma programıyla mümkün olabileceğine ikna olmuştu.

"Hâlâ Taylor Woodrow için çalışan Hannam sonra Nijerya'ya gitti ve tekrar Umman’a döndü. Petrol-şirketi yöneticilerinin ne kadar lüks yaşadıkları, genellikle çadırda yaşayan Hannam'ın gözünden kaçmadı. Böylece ekonomi okumaya ve köşeyi dönmeye karar verdi. London Business School'dan mezun olduktan sonra 1984'te ABD'de bir iş buldu. Ama yılbaşında ABD'den Londra'ya dönerken pasaportunda giriş damgası olmadığı için göçmenlik ofisi tarafından tutuklandı. Çünkü ABD'ye Amerikan özel kuvvetleriyle birlikte eğitim yapan bir SAS birliğiyle birlikte paraşütle inmişti!"

Bir dizi netameli işe girip çıktıktan sonra, James Bond'un yaratıcı olan Ian Fleming'in dedesi tarafından kurulmuş olan Robet Fleming ticaret bankasında, bankanın CEO'sundan daha yüksek maaşla çalışmaya başladı. Bu banka J.P. Morgan tarafından satın alındıktan sonra, Hannam da Amerikan finans devinin en etkin ve güvenilir adamlarından biri haline geldi.

"Kongo’dan Kolombiya’ya, Irak’tan Sierra Leone’ye, Hannam ve asker kökenli bankacı ve danışmanlardan oluşan küçük takımı oligarklarlar, mücevher tüccarlarıyla, ve eski paralı askerlerle iş yaptılar. Bay Hannam bazen haddinden fazla açıksözlü olabiliyordu. Irak petrol bakanıyla bir toplantı için Bağdat’a inişinde, havaalanında kendisini karşılayan bakanın “Ziyaretinizin nedeni nedir sorusuna” şöyle cevap vermişti göz kırparak: “Önümüzdeki on yıl boyunca her yıl beş yeni Iraklı milyarder yaratmak için”(!)

"… Sonraki yıllarda, Hannam, BHP ve Billiton’un birleştirilmesi, Xstrata madencilik grubunun ve Kazakhmys’un [Kazak bakır madenlerini yağmalayan bir İngiliz madencilik devi] kurulmasında başrolü oynadı.

"2007’de Hannam’ın risk alma ve entrika iştahı az kalsın onu batırıyordu. Ummanlı bir işadamı hesabına Dow Chemical CEO'sundan habersiz olarak bu şirketin yöneticileriyle yaptığı gizli görüşmelerin öğrenilmesi bir skandala yol açtı ve Cazenove'deki üst düzey mevkini bırakarak iki hafta kadar Yeni Zellanda'ya kaçmak zorunda kaldı. Ama bankada kalmaya karar verdi ve kısa süre sonra HSBC'nin yeniden sermayelendirilmesi de dahil milyarlarca dolarlık işler yapmaya başladı. 10 milyon pound gibi primleri olan bir işin sahibi olarak Hannam artık Bermondsey'deki işçi çocuğundan çok uzaktaydı. Karısı ve üç çocuğuyla Notting Hill'deki bir kasaba evinde kalıyordu, Güney Afrika'daki Stormberg dağlarında bir vahşi oyunlar sahası vardı ve Vermont'ta da 230 akre arazisi. Ama belediye işçisinin oğlunun gözü daha da yukarılardaydı.

"Kendisine bu fırsatı verecek adamla Irak Ticaret Bankasının J.P. Morgan onuruna Bagdat Avcılık Klubünde verdiği bir resepsiyonda tanıştı. Bu Irak’ın iflas etmiş ekonomisini canlandırmakla görevlendirmiş ABD Savunma Bakan yardımcısı Paul Brinkley’di. Eski bir teknoloji şirketi yönetici olan Brinkley, Iraklı girişimcilerle yabancı işadamları arasında bir tür çöpçatan rolündeydi. ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in himayesinde normal bürokratik kanalların dışında çalışma olanağına sahipti. Üç yıl içinde Irak’taki tekstil, çimento ve elektronik şirketleri gibi özel yatırım sözleşmelerinden 8 milyar dolar kazandı. Hannam ve Brinkley birbirlerinin çalışmalarından haberdar olmuştu. J.P. Morgan Irak toprağına bayrağını diken ilk şirketlerden biriydi, ülkenin para birimini gözetiyordu ve Irak Kürdistanı’nda büyük bir petrol çıkarma projesi yürütüyordu.

“Hannam ve Brinkley daha sonra Brinkley’in bir sonraki görev yeri olacak olan Afganistan konusunda fikir alışverişine başladılar. … Brinkley özellikle uluslararası madencilik firmalarını Afganistan’da iş yapmaya neyin çekeceğini bilmek istiyordu. Hannam’a bunun için henüz çok erken olduğunu söyledi. Küçük, risk almaya hevesli firmalar oraya gitmeden, devler kolay kolay Afganistan’a adım atmazdı. ‘Bakır ve demir madenleri fazla karmaşıktı ve demiryolları, oto yollar, elektrik santralleri ve dökümhaneler gibi büyük altyapıları gerektiriyor’du. Hannam’a göre ilk projeler daha az iddialı olmalıydı. Bir altın veya lityum madeni mükemmel olurdu. Bu madenler helikopterle veya kamyonlarla taşınabilirdi."

Yıldızlar Holding gibi küçük ama risk almaktan kaçınmayan firmaların işlevselliği tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Bunların işlevi büyük yağmacılar için yolu temizlemekten ibarettir. Elde edilecek kârın büyüklüğü karşısında, güvenlik sorunu, 2004 yılında Eti Gümüş’ün özelleştirme ihalesini kaparak madencilik alanına girdikten sonra bu sektörde hızlı bir gelişme kaydeden Yıldızlar Holding’i yıldırmaya yetmiyor.

Milliyet'in aktardığına göre "Eti Gümüş’ü özelleştirmeden aldıkları 2004 yılından bu yana madencilik sektöründe olduklarını hatırlatan Harun Güdeberk, “Gümüşhane’de altın, gümüş ve bakır çıkarıyoruz. Nesko adlı şirketimiz kurşun, çinko, bakır konsantreleri üretiyor. İran’da da çinko madenimiz var” diyor. Afganistan’daki tek sorunun güvenlikle ilgili olabileceğini belirten Güdeberk şunları söylüyor:

“Ülkenin kuzeyi güneye göre daha iyi. Ancak kendi güvenlik ekibimizi oluşturacağız. Çıkan altını yüzde 60 altın ihtiva eden ‘dore külçe’ haline getirip en yakın rafineriye göndereceğiz. İleride, Afganistan’da bol bulunan lityum konusuna da girebiliriz.”

Öte yandan;

“Hannam ve Brinkley’e göre, kaynakların yabancılar tarafından yağma edilmesi olarak görünmemesi için, bu tür bir projenin başında [görünürde] bir Afgan olmalıydı. Hannam girişim desteği, teknik uzmanlık ve sermaye sağlama sözü verdi. ‘Ve tabii bu arada bazı Afganları da çok zengin edeceğim’ diye ekledi.”

Yağmanın üzerine Afgan halısı örtme görevini Sadat Naderi yüklenecekti.

2010 Şubat’ında Hannam durumu yerinde incelemek üzere Kabil’e uçtu. Brinkley onu Amerikan büyükelçisinin evinde verilen bir resepsiyona götürdü. Orada Hannam Afgan işadamı Sadat Naderi’yle tanıştı. İngiltere’e okumuş, kibar, enerjik bir kimse olan Naderi, sigorta, lojistik ve süpermarketlerin de içinde olduğu çok çeşitli alanlarda yatırımları olan bir şirketi yönetiyordu. Ve bir şey daha var, ‘ben Afganistan’da altın çıkarma lisansı alan ilk kişiyim’ dedi Naderi.

“Hannam’ın gözleri parladı. Hatta Naderi’nin Baglan vilayetinde küçük bir altın madeni bile vardı. Ailesi burada yıllardır sanayi öncesi yöntemlerle maden çıkarıyordu. Yasal olarak altın çıkarma hakkını ise 2008’de almıştı. İşi geliştirmek için teknik bilgi, donanım ve sermayeye ihtiyacı vardı.”

Hannam ona uluslararası sermaye adına yürü ya kulum diyecekti. Emperyalist finans kapitalin kuşaklar boyunca yırtıcı yabancı sermayeyle ülkesinin yağmasında işbirliği yapmış bir aileden gelen Bay Naderi’ye güvenmesi boşuna değildi.

“Naderi bir İsmailî’ydi. Bu Hannam’a göre iyi bir şeydi çünkü İsmailîler ticaret adamları olarak tanınmıştı. İsmailîlerin dini lideri Ağa Han, Serena Otel zincirinin de içinde olduğu büyük bir iş şebekesini yönetiyordu. İsmailîlerin İngilizlerle 1840’lara kadar giden köklü ilişkileri vardı. O dönemde Afganistan İngiliz ordularına süvari ve istihbarat sağlıyorlardı.

“Naderi’nin babası Afganistan’daki bütün İsmailîlerin dini lideriydi. Ailenin pek çok konakları ve memleketleri olan Kayan’da spor alanları ve bir treni, hatta bir zamanlar bir hayvanat bahçesi olan bir sarayları var.

"ABD’de yaşadığı dönemde McDonalds’ta çalışan ve bir rock grubunda bateri çalan Naderi'nin kardeşi Jafar, Afganistan’a döndüğünde emrindeki 12.000 kişilik özel ordusuyla Sovyetler’e karşı savaştı. “Kayan’ın Savaşağası adlı bir belgesel filmde elbombasıyla balık avlayıp, rock müzik dinleyerek motosikletiyle Afganistan dağlarında gezerken görülür. Taliban iktidara geldikten sonra Naderi ailesi ülkeden kaçtı. Usame Bin Ladin bir dönem ailenin Kayan’daki sarayında kalmıştı.

“Sadat Naderi, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, J.P. Morgan tarafından sağlanan işletme sermayesi ve Pentagon’un arka çıkmasıyla iş yapmaktan pek memnundu.” Ve hiç şüphesiz bunu mümkün kılan ABD işgalinden de, diye ekleyelim biz de. “Her köpeğin bir günü vardır” der İngilizler. Gün Naderigillerin günüydü.

“Ne kadar erken kendi ayaklarımızın üzerinde durmaya başlarsak o kadar iyi olur” diyor Naderi. “Sonsuza kadar dilenen bir ulus olamazsınız.”

İşgal edilen, ırzına geçilen, yağmalanan Afganistan’ın (tam da kendisini istenen düzeyde yağmalatmadığı için) “Batının sırtından geçinmekle” ve “dilencilik”le suçlanması emperyalist yağmacıların ve Afgan ortaklarının ikiyüzlülüğünün vardığı son noktadır. Şiddeti yıldan yıla artıp azalsa da Afganistan’ın 2001’deki işgalinden bugüne kadar süren inatçı ulusal direniş bir türlü kontrol altına alınamamıştır. Yaygın ve şiddetli direniş sadece işgal ordularına kök söktürmekle kalmıyor, uluslararası finans kapitalin leş kargalarının Afganistan işgalini kârlı bir iş haline sokmalarının önünde de büyük bir engel oluşturuyor. Afganistan’dan söz ederken General Petraeus şöyle demiştir : “Bu savaşı kazandığımızı düşünmediğimi söylemek zorundayım.” Resmi askeri tahminlere göre Afganistan’da işgale karşı savaşan 1800 farklı direniş örgütü vardır. 2010 yılında yapılan bir Afgan kamuoyu yoklaması “genç erkeklerin Taliban’a katılmasındaki en önemli etken”in yabancıların kendi ülkelerini işgal etmesi olduğunu ortaya koymuştur. Yüzde 33’lük diğer bir kesim için en önemli neden işsizliktir. “İdeoloji” ve “din” ise belirleyici faktörler değildir.

Kâr payları konusunda J.P. Morgan, Pentagon ve Afgan hükümeti arasında çıkan küçük bir krize rağmen taraflar projenin “başarısız olamayacak kadar büyük” olduğu konusunda kısa sürede anlaşmaya vardılar. 

“J. P. Morgan projeye doğrudan kendi parasını koymayacağını söyledi. Hannam ABD, Asya ve Avrupa’daki yatırımcılardan 40 milyon dolar toplamayı başardı. Yatırımcılar arasında BlackRock’ın [Amerikan uluslararası finans tekeli, dünyanın bir numaralı varlık yönetimi şirketi - anti-diplomatik’in notu] başkanı Larry Fink’in oğlu, Enso Capital’un kurucusu Joshua Fink, İngiliz madencilik devi Peter Hambro ve Taylandlı işadamı Pairoj Piempongaant gibi isimler vardı. Hannam, Naderi’nin yeni madencilik şirketi Afgan Gold’la ortak iş yapabilmek için Merkezi Asya Kaynakları (Central Asian Resources) adında bir yatırım aracı yarattı. Amaçları operasyonun ilk aşamasında 5.4 metrik ton altını çıkarmaktı. Ardından beş altın çıkarma sahasına daha gidilecek, ve bakır ve nadir toprak metallerinin de içinde olduğu diğer minerallerin çıkarılması için teklifte bulunulacaktı.”

Öte yandan Afganistan’ın yağmasına en büyük engeli Batı medyasının basitçe “El-Kaide” veya “Taliban terörü” olarak göstermeye çalıştığı Afgan halkının şiddetli direnişi oluşturmaktadır.

“Qara Zaghan’daki madenin açılış töreninde çorak vadi neşeli bir şamatayla dolmuştu. Hannam’ın yakın arkadaşı, J.P. Morgan’ın Orta Asya ve Ortadoğu yatırım bankacılığı faaliyetleri sorumlusu Murad Megalli köylüleri Leica film kamerasına alıyordu. Bakanlar sevinçten uçuyordu. Naderi de yeni yatırımcılarla ‘ortaklık’ üzerine iyimser konuşmalar yapıyordu. Herşey yolunda görünüyordu ama değildi.

“Ama öyle değildi. Dönüş yolumuz üzerindeki bir askeri üse ulaştığımızda BlackBerry’lerimiz başkentteki bir Taliban saldırısının haberleriyle titreşmeye başladı.Militanlar [yağma için bölgede bulunan Batılıların alışveriş yaptığı -anti-diplomatik’in notu] Naderi’ye ait olan Finest adlı süpermarket dükkanlarından birine silahlar ve bombalarla saldırmış, sekiz kişiyi öldürmüştü. Haberi Naderi’ye söylediğimde yüzü bembeyaz oldu.

"Megalli ve Hannam bir banka oturup olayı sindirmeye çalışıyorlardı. Hannam önce saldırının J.P. Morgan’ın ülkedeki varlığıyla ilgili olabileceğini düşündü. Ama öyle değildi. (Taliban daha sonra yanlışlıkla markette bulunduğunu tahmin ettiği bir Amerikalı paralı askeri öldürmek için saldırıyı açıklayacaktı.) O zaman Hannam yine banker şapkasını giydi. En azından anlaşma yapıldı, dedi, ve para da cepte.

"Megalli ise nasıl bu kadar hızlı kontrolden çıkabilmesi karşısında çarpılmıştı. ‘Burada barış öyle aldatıcı ki’, dedi, ‘herşey pamuk ipliğine bağlı’.”

Bu olaydan bir hafta sonra Megalli Irak Kürdistanı’nın Süleymaniye kentinden Ankara’ya gitmek üzere havalandıktan kısa süre sonra düşen özel jette diğer altı kişiyle birlikte öldü. Megalli uzun yıllardır Türkiye’de de çeşitli bankalarda üst düzey yöneticilik yapıyordu. Milliyet’in Megalli’nin ölümüyle ilgili haberinde belirttiğine göre: “Megalli’nin Çukurova Grubu’nun patronu Mehmet Emin Karamehmet’e de oldukça yakın bir isim olduğu belirtiliyordu. Megalli, 2000’li yılların başından bu yana en yüklü miktarda satın alma ve birleşme operasyonuna danışmanlık yapan ilk 10 finansçı listesinde yer alıyordu. Bankacı, aynı zamanda Amerikan-Türk Derneği Yönetim Kurulu’nun da üyesiydi.” (“Megalli iş dünyasının finansman meleğiydi”, Milliyet, 5 Şubat 2011)

“Hannam altüst olmuştu. Bağdat Avcılık Klubündeki buluşmadan beri, Megalli Afgan girişiminin en önde gelen destekçisi olmuştu. Onun ölümü ve Naderi’nin süpermarketine yapılan saldırı, uç bölgesi kapitalizminin (frontier capitalism) kişisel riskleri konusunda sarsıcı bir hatırlatma olmuştu. …. Nisan’da Florida’daki bir kilisede Kuran yakılmasına tepki olarak Afganistan’da kalabalıklar ayaklandı. Baglan altının sevkiyatında kilit önemde olan Mazar-ı Şerif kentindeki Birleşmiş Milletler karargahı saldırıya uğradı ve 12 kişi öldürüldü."

Hannam 2012 Nisan’ında İngiliz Finansal Hizmetler Kurumu tarafından piyasa spekülasyonu yaptığı gerekçesiyle ağır bir para cezası alması üzerine J.P. Morgan’daki görevinden resmen istifa etmek zorunda kalsa da, Milliyet’in haberi ve dünya ekonomi basınında Bay Hannam hakkında çıkans son haberler onun en azından Afganistan’daki faaliyetlerine devam ettiğini gösteriyor.

Emperyalist finans kapital dünyayı kendi çıkarlarının eğlenceli bir av sahasına dönüştürmek istiyor. Bu yolda onun önüne çıkan en büyük engel halkların şiddetli direnişidir.