15 Ocak 2012 Pazar

Tekelci kapitalizm burjuva demokrasisiyle nasıl bağdaşır?

"... emperyalizm ekonomisini cumhuriyetle nasıl "bağdaştırıyor"?

... burada Engels'in şu sözlerini anımsatıyoruz. Söz konusu olan demokratik cumhuriyettir. Sorun şu: Bu hükümet biçimi altında zenginlik hüküm sürebilir mi? Yani tam da ekonomi ile politikanın "çatışkısı" sorunu.

Engels yanıtlıyor: "...demokratik cumhuriyet artık" (yurttaşlar arasındaki) "servet farklılıkları diye bir şey bilmez. Demokratik cumhuriyette zenginlik iktidarını dolaylı ama o kadar emin sürdürür. Bir yandan memurların doğrudan satın alınması biçiminde, bunun klasik örneği Amerika'dır, diğer yandan hükümet ve borsanın ittifakı biçiminde..."

... Demokratik cumhuriyet kapitalizmle "mantıki" olarak çelişir, çünkü zenginlerle yoksulları "resmen" eşit kılar. Bu, ekonomik altyapıyla politik üstyapı arasındaki bir çelişkidir. Cumhuriyet emperyalizmle de aynı çelişki içindedir; serbest rekabetin yerini tekelin almasının çeşitli politik özgürlüklerin gerçekleştirilmesini daha da "zorlaştırması"yla daha da derinleşen ve çoğalan bir çelişki.

Peki, kapitalizmle demokrasi nasıl bağdaşır? Sermayenin mutlak gücü "dolaylı" gerçekleştirilerek! Bunun için iki iktisadi araç vardır: 1) doğrudan satın alma; 2) Hükümet ile borsanın ittifakı. (Bizim tezlerimizde bu, burjuva toplum düzeninde mali sermayenin "herhangi bir hükümeti ve onun memurlarını kolayca satın alabileceği" sözleriyle dile getirilmiştir.)

Meta üretiminin, burjuvazinin ve paranın egemenliği koşullarında satın alma (doğrudan ve borsa aracılığıyla) her türlü hükümet biçimi altında, her türlü demokrasi altında "gerçekleştirilebilir".

Kapitalizmin yerini emperyalizmin, yani tekel öncesi kapitalizmin yerini tekelci kapitalizmin almasıyla ele aldığımız sorun açısından değişen nedir?

Sadece, borsanın iktidarının daha da büyümesi! Çünkü mali sermaye, banka sermayesiyle kaynaşmış olan, tekele gelişmiş büyük sanayi sermayesidir. Büyük bankalar borsayı yutarak onunla kaynaşıyorlar. (Emperyalizm üzerine literatürde borsanın azalan öneminden sözedilir, fakat sadece, bizzat her büyük bankanın bir borsa olması anlamında.)"

(Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü ve "Emperyalist Ekonomizm" Üzerine, Ulusal ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine derlemesi içinde, s. 428.)

Aşağıdaki güncel haber, Lenin'in bu söylediğinin mükemmel bir örneğini veriyor ve parlamento üyelerinin ve memurların "borsa yoluyla satın alınması"nın günümüzde hangi boyutlara ulaştığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor: 

"ABD’de milyoner vekiller ‘%99’u çileden çıkarttı 

Milliyet.com.tr. 29.12.2011 

ABD’de Kongre üyelerinin halktan 9 kat daha zengin olduğu ortaya çıktı. Vekillerin önceden elde ettikleri gizli bilgileri borsada kazanç sağlamak için kullandığı düşünülüyor

ABD’de milyoner vekiller ‘%99’u çileden çıkarttı

ABD’de sıradan aileler krizle boğuşurken politikacıların her geçen gün zenginleşmesi halkı çileden çıkardı. Ülkede üç ayı aşkın süredir ‘yüzde 99’ zenginlere karşı mücadele verirken yayınlanan bir araştırma günün konusu oldu. Michigan Üniversitesi Gelir Dinamikleri Panel Araştırması’nda Kongre üyelerinin ortalama servetinin sıradan Amerikalıların 9 katı olduğu ortaya çıktı. Buna göre ABD’de ortalama bir ailenin toplam varlıkları 100 bin dolarda kalırken Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerininkinin 913 bin dolar olduğu ortaya çıktı.

En zenginin 700 milyonu var

Üstelik politikacıların geliri artarken sıradan vatandaşınki azalıyor. Temsilciler Meclisi’nde ortalama zenginlik 1984’te 280 bin dolarken 2009’da 725 bin dolara çıktı. Aynı dönemde Amerikan hanelerinin varlığı 20 bin 600 dolardan 20 bin 500 dolara düştü. ABD Kongresi’nin en zengin üyesi Darrell Issa’nın otomobil alarm sistemleri satan şirketi sayesinde kazandığı servetinin 700 milyon doları bulduğu tahmin ediliyor.

Seçimi zenginler kazanıyor

ABD’de siyasi mekanizmada yükselenlerin genellikle zengin kişiler olduğu biliniyor. Zira son 30 yılda 10 kat daha pahalı hale gelen seçim kampanyalarının altından yalnızca zenginler kalkabiliyor. Ancak asıl tartışma yaratan siyasilerin politik kariyerleri sırasında bu serveti nasıl kullandıkları... Georgia State Üniversitesi’nde milletvekillerinin borsa yatırımlarını inceleyen Alan Ziobrowski “Poitikacıların sıradan halktan zengin olmasının birçok nedeni olduğuna eminim. Ancak borsadan kazandıkları parayı incelediğinizde durum gayet açık” dedi. Ziobrowski Kongre’nin ana görevinin farklı endüstrileri kontrol altında tutmak, vergileri ayarlamak ve federal bütçeyi düzenlemek olduğunu hatırlatarak “Bunların her birinin borsa üzerinde derin etkileri var. Kongre üyeleri bunlarla ilgili önceden bilgi sahibi oluyor. Bu da kolayca avantaj sağlamalarının yolunu açıyor” dedi. Ziobrowski “Asıl soru şu: politikacılar bu konularda oy kullanırken seçmenlerini mi yoksa kendi yatırımlarını mı düşünüyor” yorumunu yaptı. Kongre üyelerinin net varlığı 2004-2010 yılları arasında yüzde 15 artarken, ülkedeki yüzde 10’luk zengin kesimin gelirleri sabit kaldı." 

14 Mart 2011 Pazartesi

Çağımızın Demirci Kawa’sı Proletaryadır!

"... günümüzün bütün Dehak’larına karşı gerçek bir mücadeleyi yürütecek olan çağdaş Kawa’lar bütün milliyetlerden proleter ve yarı-proleter emekçi kitlelerdir."




15 Ocak 2011 Cumartesi

Yeni CHP, eski hikaye*

“İş alemi soldan sağa işaret veren bir partiye daima sıcak bakar.”

Muhalefetteki burjuva partilerinde moda tabirle hararetli bir “yeniden yapılanma” süreci yaşanıyor. Saadet Partisi bölünerek Has Parti'yi doğurdu. MHP'de ise benzer bir bölünme korkusuyla küskünler partiye dönmeye çağırılıyor. En çalkantılı süreç ise, sermayenin AKP'ye alternatif olabilecek bir konuma getirmek için teşvik ettiği CHP'de yaşandı. CHP'deki kıran kırana koltuk çekişmesi 15. Olağanüstü Kurultay sonucunda şimdilik bastırılmış görünüyor.

Burjuva basınına bakılırsa, kurultay salonundaki bir afişte başına “Che” şapkası geçirilen Kılıçdaroğlu'nun delegelere “yoldaşlar” diye seslendiği Kurultay'dan "yepyeni bir CHP" doğdu.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

TEKEL direnişinin ışığında: Liberaller ve işçi sınıfı hareketi*

TEKEL Direnişi, başka önemli gerçeklerin yanı sıra, "demokrasi mücadelesi" adına konuşma hakkını kimselere bırakmayan liberal denen yazar-çizer takımının, işçi sınıfı hareketine karşı konumunu da, daha geniş bir kesimin gözünde açıklığa kavuşturdu.

Kapitalizm koşullarında "demokrasi" bir avuç zengin ve ayrıcalıklı insan için demokrasidir ve en geniş ezilen ve sömürülen kitleler için ise siyasal bağımlılık demektir. Geniş kitleler için yalnızca 4-5 yılda bir önüne sermaye tarafından konulan seçeneklerden birini "seçme özgürlüğü"nden ibarettir, seçenekleri belirleyenler ise bu bir avuç insandır. Liberallerin hararetle savundukları "demokrasi" de işte bu kapitalist demokrasidir.

Herkese ders vermeyi pek seven ve her konuda kendilerini tartışmasız otorite kabul eden emperyalizmden "Taraf" liberal ideologlara inanırsak Türkiye tarihindeki gelmiş geçmiş en büyük "demokrasi kahramanı", işçi düşmanı sıfatını 12 Eylül'den önce yönetiminde bulunduğu sermayenin bir saldırı örgütünün (MESS) başında işçilere karşı yürüttüğü azgın mücadeleyle, deyim yerindeyse "bileğinin hakkıyla" hak etmiş olan Özal'dı. Bu yüzden bizim liberallerin demokrasi mücadelesi tarihinde işçi sınıfının mücadelelerinin fazla bir yeri yoktur. Özellikle de bu mücadeleler liberallerin politik gündemleriyle ve amaçlarıyla örtüşmüyorsa ve sermayenin çıkarlarını tehdit edebilecek olan proletaryanın bağımsız sınıf gündemini ön plana geçirme potansiyelini ortaya koyuyorsa, liberal yazarların yazılarının satır aralarından düşmanlık ifadeleri okunmaya başlar.

TEKEL Direnişi’nin başlarında liberal yazarlar ("sol" hatta "sosyalist" iddialı olanlar da dâhil olmak üzere) işçilerin CHP'nin ve "ulusalcı" söylemin şoven mesajlarıyla belli bir odağın kuyruğuna kolayca takılabileceklerini düşünüyorlardı. İşçilere karşı sınıf düşmanlıklarını "demokrat" maskelerini fazla aralamadan dile getirebilmek için bütün demagoji yığınaklarını da buna göre hazırlamışlardı. Zaten işçiler ve sol artık "ulusalcı" olmuştu, enternasyonalizmi günümüzde ABD ve Alman, Fransız, İngiliz emperyalizmleri temsil ediyordu(!) Ama bekledikleri olmadı. Türkiye'nin dört bir yanından gelen işçiler bir araya gelmenin ve birlikte mücadele etmenin yol açtığı bilinç uyanışıyla, burjuva eğitiminin, medyasının ve politikacılarının sistematik olarak şırıngaladığı şoven, milliyetçi önyargıları hızla aşma yolunu tuttular. 

Örneğin bir TEKEL işçisi şöyle diyordu: "Biz burada kardeşliği gördük. Kürdü, Alevisi, Lazı, Çerkesi hepimiz burada tekiz. Tayyip açılım diyor. Gelsin de açılım neymiş görsün. Ne yalan söyleyeyim buraya gelene kadar Kürd arkadaşlara önyargım vardı. Ama bakın (üstündeki Diyarbakırspor atkısını göstererek) şimdi omuz omuzayız ekmeğimiz için. Tayyip oyalamasın açılım-maçılım diye. Birlik olursak biz açılım yapacağız Tayyip’e." (bkz. İŞÇİ BİRLİĞİ, sayı 3, s.1) Benzer sözler kendilerine mikrofon uzatılan bütün işçilerin ağızlarından dökülüyordu. Bu tabloda, "Bölge"nin koşulları içinde devlete karşı mücadele etmenin ne demek olduğunu her günkü deneyimlerinden çok iyi kavramış, kavramak ve öğrenmek zorunda bırakılmış olan Kürt işçilerin, hiç böyle bir deneyimi olmayan diğer işçilere moral öncülük etmesinin büyük bir payı vardı. Bu aynı zamanda Türkiye'deki şoven siyasal sistemi temelden sarsıp devrimci biçimde dönüştürme potansiyeline gerçekten sahip olan tek sınıfın hangisi olduğunu gösteriyordu. Gelin görün ki şovenizme karşı mücadelede son derece iddialı olan sağlı-"sol"lu liberal şöhretlerin hiçbiri bu tablonun ne anlama geldiğini yorumlamak istemediler. Çünkü bu onların sınıfsal konumlarını açığa vuruyor ve kitlelerin önüne umut olarak sürdükleri sahte açılım politikalarının çıkarlarına hizmet etmiyordu.

Yusuf Özçelik 

*Bu yazı ilk kez İşçi Birliği gazetesi, Sayı 4'te yayınlanmıştır. 

29 Nisan 2006 Cumartesi

Antonio Gramsci'ye Göre Troçkizm ve "Sürekli Devrim"

"... Troçki’nin hareketin “sürekliliği” hakkındaki şu ünlü teorisinin, hareket savaşı teorisinin siyaset alanındaki bir yansıması olup olmadığını araştırmak gerekir. Bundan başka, yine bu teorinin, yaşam sınırlarının embriyon halinde ve gevşek oluşu yüzünden “siper ya da kale” olamayacak bir ülkede (Rusya’da) genel ekonomik-kültürel-toplumsal koşulların bir yansıması olup olmadığını belirtmek de yerinde olur. Bu tutumu ile bir “batıcı” gibi görünen Troçki, aksine bir kozmopolittir, yani ulusçuluğu kadar, batıcılığı ya da Avrupalılığı da yüzeydedir. Buna karşılık Lenin derinden ulusçu, derinden Avrupalıydı.

Troçki, anılarında, “süreklilik” teorisinin on beş yıl sonra doğru çıktığının görüldüğünü anlatır. Aslında bu teori ne on beş yıl önce ne de on beş yıl sonra doğruydu: Olayların gidiş yönünü kabaca önceden sezmişti denilebilir. Fakat bu öngörü, dört yaşında bir kız çocuğunun anne olacağını söyledikten sonra, bu kız yirmi yaşına gelince, ben böyle olacağını bilmiştim, demeye benzer; ama bunu söyleyenin dört yaşındayken anne olsun diye kızın ırzına geçmeye kalktığı akla gelmektedir.

... Stalin, 1927 Eylül’ünde yayınlanan soru ve cevap şeklinde yazdığı kitapta[1] politika bilimi ve sanatının bazı temelli noktaları üzerinde durmuştu. Bence geliştirilmesi gereken nokta şudur: Praksis felsefesine (Marksizm’e) göre siyasal planda ister kurucusunun formülleştirmesinde, ister özellikle bu felsefenin en büyük yeni kuramcısının getirdiği aydınlatmalar göz önünde tutularak, uluslar arası durum, ulusal görüntüsüyle nasıl incelenmelidir? Aslında “ulusal” ilişki, özgün tek (belirli bir anlamda) bir düzenlemenin sonucu ve eğer yönetmek ve egemen olmak bir özgünlük ve teklik temeli üzerindeyse, bu düzenleme düşünülmüş ve kavramış olmalıdır. Doğrusu şu ki, gelişme uluslararasıcılık yönünde olmaktadır, ama hareket noktası “ulusal”dır; buradan yola çıkmak gerekir. Ama ileriki hedef uluslararasıdır ve başka türlü de olamaz. Bundan ötürü, uluslararası sınıfın, uluslararası hedeflere göre ve uluslararası yönde yönetip geliştireceği ulusal güçlerin bağıntılarını yakından incelemek gerekir. Yönetici sınıf kendisinin de katıldığı bu bağıntıyı doğru olarak yorumlamak koşuluyla bu ada layıktır. Bu da ona, böyle olmasından ötürü, harekete belirli bir amaçla, belirli bir yön vermesine olanak sağlar. Bana öyle geliyor ki, Bolşevik hareketin yorumlanmasında, Troçki ile Stalin arasındaki temelden ayrılık bu noktada meydana gelmiştir. Sorunun temeline inilirse, ulusalcılık suçlamaları anlamsızdır. 1902 ile 1917 arasında Bolşeviklerin harcadıkları çaba incelenirse, bunun özgünlüğünün, uluslararasıcılığı, bütün belirsiz ve salt ideolojik (terimin kötü anlamıyla) unsurlardan temizlemek ve böylece ona gerçekçi bir içerik kazandırma isteği olduğu görülür. Hegemonya kavramı, ulusal nitelikteki isteklerin düğümlendiği bir kavramdır; işte bunun için bazı eğilimlere sahip olanların neden bu kayramdan söz etmedikleri ya da şöyle bir değinip geçtikleri anlaşılmaktadır. Uluslararası nitelikteki bir sınıf, sıkıdan sıkıya «ulusal» toplumsal tabakaları (aydınlar), ya da çok kere ulusal olmaktan çok özerklikçi ya da belediyeci (köylüler) tabakaları yönettiği ölçüde, bir anlamda «ulusallaşmak» zorundadır; kaldı ki bu anlam da çok dar değildir: Çünkü dünya ölçüsünde planlı bir ekonominin oluşmasından önce birçok evrelerden geçmek zorunludur; bunlarda bölgesel bağıntılar (ulus grupları) çeşitlenebilir. Öte yandan hiçbir zaman unutmamak gerekir ki, inisiyatif, açıkça, barış ve dayanışmaya dayanan bir iş bölümü planına göre yeni bir toplum kurmaya yönelen güçlerin eline geçmedikçe, tarihsel çelişme, zorunluluk yasalarının izinde gider. Ulusal olmayan kavramların (yani her ülkenin özelliğine dayanmayan) olduğu açıkça görülmektedir: 1. İlk evrede kimse başlamak gerektiğine inanmıyordu, başka deyimle herkes, girişimi ele alırsa yalnız kalacağını düşünüyordu; bütün bir hareketi bekleyerek kimse kımıldamıyor, kimse hareketi örgütlemiyordu; 2. İkinci evrede belki daha da kötüydü; çünkü tarihsel gelişimine olduğu kadar doğal olarak da zaman aşımına uğramış bir «napoleonculuk»[2] beklenmekteydi (gerçekten de bütün tarihsel evreler hep aynı biçimde tekrarlanmaz). Eski mekanizmanın bu çağdaş biçimdeki kuramsal zayıflıkları şu çok genel sürekli devrim teorisiyle maskelenmiştir; oysa bu teori, bir dogma gibi ileriye sürülen bir kehanetten (prevision) başka bir şey olmayıp, olaylarda yansımaması yüzünden kendi kendisini yıkmaktadır."

(Kaynak: Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, Belge yay., s. 295-296, 317-319)

notlar

[1] Gramsci burada muhtemelen Stalin’in 9 Haziran 1925 tarihinde Sverdlov Üniversitesi’nde yaptığı ve “Sorular ve Cevaplar” başlığı altında ilk kez Pravda’da yayınlanan konuşmasını kastetmektedir. Gramsci’nin tutuklandığında kitapları arasında İtalyanca özet-çevirisi bulunan bu konuşma İtalya’da ilk kez 1927 yılında yayınlanmış olabilir.

[2] “Sürekli Devrim” düşüncesinde, Rusya’nın Avrupa gericiliğinin son kalesi olması fikri ve buna dayanak olarak Napoleon’un devrimci savaşlarının ancak Rusya’da durdurulabilmiş olması olgusu büyük önem taşıyordu. Bu koşullar aslında Rusya’nın kesin olarak devrimci bir yola girmesiyle geri döndürülemez biçimde ortadan kalkmıştır. Lenin emperyalizm koşulları altında bu düşüncenin geçersizliğini ilk kez 1915 tarihli “Avrupa Birleşik Devletleri Şiarı Üzerine”  başlıklı ünlü makalesiyle uluslararası işçi hareketinin gündemine getirdi: “Kendi başına bir şiar olarak "Dünya Birleşik Devletleri" şiarı ise pek doğru değildir, çünkü …bu şiar, tek ülkede sosyalizmin zaferinin imkansızlığı yönünde ve böyle bir ülkenin diğer ülkelerle ilişkileri hususunda yanlış düşünceler yaratabilir.

Ekonomik ve politik gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır. Buradan sosyalizmin zaferinin başlangıçta az sayıda ya da hatta tek bir kapitalist bir ülkede mümkün olduğu sonucu çıkar. Kendi ülkesinde kapitalistleri mülksüzleştirdikten ve sosyalist üretimi örgütledikten sonra, bu ülkenin muzaffer proletaryası, diğer ülkelerin ezilen sınıflarını kendi yanına çekerek, o ülkelerde kapitalistlere karşı ayaklanmayı körükleyerek ve hatta gerekirse sömürücü sınıflara ve onların devletlerine karşı askeri şiddete başvurarak kapitalist dünyaya karşı ayaklanacaktır.”