Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!
Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşin!
1 Mart 2023 Çarşamba
“ABD’nin Çernobili”nin nedeni “liyakatsizlik” mi, kapitalizm mi?
Türkiye’deki burjuva muhalefet ve onun kuyrukçusu küçük-burjuva sol Maraş depremlerinden sonra tüm sorunun dincilikten kaynaklanan “bilim ve akıl yoksunluğu” ve “liyakatsizlikten” (bkz. Aydemir Güler) kaynaklandığını defalarca dile getirdi.
Halbuki bizdeki depremlerden daha birkaç gün önce, kapitalist gelişmişlik düzeyi açısından bizden çok daha ileride olan, “bilim ve akıl yoksunluğu” ve “liyakatsizlik” sorunu olduğuna dair pek bir eleştiri görmediğimiz, burjuva muhalefetin başı olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun en son bilimsel ve teknolojik gelişmeleri “yerinde” görmek üzere ziyaret ettiği, önde gelen burjuva bilim adamlarımızın en zeki ve çalışkan olanların en iyi görevlere getirildiğini söyledikleri ABD’de bir tren kazasından sonra ortaya çıkan devasa boyuttaki bu çevresel felaket, tüm doğal ve çevresel afetlerde kitlelerin ödediği faturanın asıl nedeninin “bilim ve akıl yoksunluğu” ve “liyakatsizlik” değil, kapitalizm olduğunu gösteren bir ders niteliğindeydi.
Kazadan hemen sonra, kazanın meydana geldiği yaklaşık 4 bin 700 nüfuslu East Palestine kasabasında yaşayanlar bir süreliğine tahliye edildi.
Ohio Valiliği’nin bu felaketi olduğundan küçük göstermeye çalıştı. New York Post gazetesi trenin taşıdığı zehirli kimyasalların miktarının, açıklananın çok üzerinde olduğunu yazdı.
Devlet yetkilileri ayrıca olayla ilgili ayrıntıları mümkün olduğunca saklamaya çalıştılar. İşi Ohio Valisi’nin olaya ilişkin basın açıklamasını takip eden bir muhabirin polis tarafından gözaltına alınmasına kadar vardırdılar.
Kasaba halkı ise yetkililerin açıklamalarına inanmadıklarını belirttiler.
Yetkililerin bu paniğine ve ABD halkının onlara duyduğu bu güvensizliğe şaşırmamak gerekir çünkü bu “kaza” da kapitalizmde gördüğümüz hemen her “kaza” ve “felaket”te olduğu gibi göz göre göre, “geliyorum” diyerek gelmişti.
Bu “kaza”ya aslında kapitalist tekellerin azami kâr elde etme hırsı yol açmıştı. ABD devleti, demiryolu tekellerinin yaptığı lobi sonucu yakın zamanda tarihi önemdeki bir grevi yasakladı. Bu grevin talepleri arasında çalışma saatlerinin azaltılması ve bununla bağlantılı olarak demiryolu taşımacılığında daha fazla güvenlik önlemi alınması da vardı. Nitekim ABD devleti tehlikeli kimyevi maddelerin taşınmasına ilişkin düzenlemeleri sürekli olarak baltalamıştır.
2014 yılında Obama yönetimi işçilerin yoğun baskısı sonucunda petrol ve diğer tehlikeli maddeleri taşıyan trenler için güvenlik düzenlemelerinin iyileştirilmesini içeren bir yasa teklifinde bulunmuştu. Bununla birlikte, sektöre hakim olan 6 büyük şirketin “maliyetlerin artacağı” gerekçesiyle yaptıkları itiraz sonucunda bu “iyileştirme” kuşa çevrilmiş, “tehlikeli madde” tanımı sadece ham petrolle sınırlanmış, yeni düzenleme, son yaşanan felakette yer alan kimyasallar da dahil olmak üzere diğer birçok yanıcı maddeyi taşıyan trenleri muaf tutmuştu.
Şaşırtıcı bir biçimde ABD’deki trenlerin büyük çoğunluğu, ilk olarak 1868'de geliştirilen bir fren sistemini kullanıyor. Bu sistemin yerine Elektronik Kontrollü Pnömatik frenler olarak bilinen yeni bir teknolojinin zorunlu hale getirilmesi de benzer şekilde demiryolu taşımacılığı tekelleri tarafından önlendi. Bu şirketler lobi faaliyetlerine milyonlarca dolar harcayıp senatörleri satın aldı ve son felaketin önüne geçebilecek yeni fren teknolojisinin zorunlu kullanımını engelledi.
Demiryolu işçileri ise, patronların aksine, yıllardır gerekli önlemlerin alınması için yoğun çaba gösteriyorlardı. Geçen yılın Aralık ayında ise, Lokomotif Mühendisleri ve Demiryolu İşçileri Birliği, diğer şeylerin yanı sıra güvenlik önlemlerinin artırılması talebiyle bir grev başlattılar.
Bir demiryolu işçisi çalışma koşullarını şöyle anlatıyordu:
“Yorgunluk, tanıdığım ve birlikte çalıştığım hemen herkeste kronik bir sorun. Bunun ölümcül bir sorun haline gelmemesi için çabalıyoruz. Yorgunlukla, bitkinlikle, pandemiyle mücadele ediyoruz ve nefes alma şansımız bile yok.”
Patronların bir demiryolu işçisini maksimum çalıştırma süresi 12 saatle sınırlanmıştır ama işçiler, evden uzaktayken bir otele veya terminale gitmenin genellikle birkaç saat aldığını ve bunun da dinlenme saatlerinden düştüğünü belirtiyorlardı.
Ama, “çılgın ve keyfi hareket eden” Trump’un yerine gelen “aklı selim sahibi, liyakate önem veren” Başkan Joe Biden 2 Aralık 2022 tarihinde 115 bin işçinin katılacağı bu grevi yasaklayan kararnameye imza attı. Ona göre grevin sırası değildi. Ukrayna savaşının başlamasıyla enflasyonun fırladığı bir zamanda “ABD ekonomisinin felç edilmesine” izin verilemezdi.
Sendika bürokratlarının da işçileri satarak bu karara usluca boyun eğmesinin ardından tekellerin istediği koşullarda “normal hayata” dönüldü.
Bundan sonrasını tahmin edebileceğiniz gibidir. Uzun saatler çalışan, yorgun işçilerle, 19. yüzyıla ait bir fren teknolojisi kullanarak son derece zehirli maddelerin taşınması sonucunda gerçekleşen, üretimin rasyonel olarak düzenlendiği bir sistemde kolayca önlenebilecek ama kapitalist üretim anarşisinde kaçınılmaz hale gelen yeni bir "felaket" daha.
Görüldüğü gibi, ortada ne dincilikten kaynaklanan bir “bilim ve akıl yoksunluğu” ne de “liyakatsizlik” vardır. Teknolojinin, özellikle de ABD gibi en gelişmiş ülkelerdeki teknolojinin günümüzdeki gelişmişlik düzeyi bu tür kazaların önüne geçmeye fazlasıyla yeterlidir. Bu tür kazalara kapitalistlerin azami kâr hırsı yol açmaktadır.
Kapitalizmin bu iflah olmaz çelişkisinin en iyi açıklamasını Stalin'i şu sözleri veriyor:
“Kapitalizmde tekniğin fırtınalı gelişimini kanıtlayan, kapitalistlerin, ileri tekniğin bayraktarı olarak, üretim tekniğinin gelişimi alanında devrimciler olarak sahneye çıktıkları kapitalizmin tarihine ve pratiğine ait olguları herkes bilir. Ama kapitalizmde teknik gelişimin engellendiğini kanıtlayan, kapitalistlerin yeni tekniğin gelişimi alanında gericiler olarak sahneye çıktıkları ve sıkça el emeğine başvurdukları başka türden olgular da bilinmektedir.
Bu apaçık çelişki neyle açıklanabilir? Yalnızca modern kapitalizmin ekonomik temel yasasıyla, yani azami kâr sağlama zorunluluğuyla açıklanabilir. Kapitalizm, eğer kendisine en yüksek kârı vaat ediyorsa yeni teknikten yanadır. Kapitalizm, eğer yeni teknik ona artık en yüksek kâr vaat etmiyorsa yeni tekniğe karşıdır ve el emeğine geçilmesinden yanadır.” (Stalin, SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları, Eserler, c. 16, İnter Yayınları, s. 314)
İşçi Sınıfının Kurtuluşu
24 Şubat 2023 Cuma
Ukrayna'da emperyalist yağma ve soykırım savaşın birinci yılında artarak devam ediyor
"... Rus hükümeti bir konuda Avrupalı meslektaşlarının gerisinde kalmadı; aynı onlar gibi "kendi" halkını büyük çapta aldatma işini başarıyla gerçekleştirdi. Kitlelere şovenizm bulaştırmak, Çarlık hükümetinin "haklı" bir savaş yürüttüğü, "kardeş Slavları" tarafsızca savunduğu vb. izlenimini yaratmak amacıyla Rusya'da da devasa, canavarca bir yalan ve aldatma makinesi kurulmuştur." (V.İ. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, 1915)
Çok keskin "anti-emperyalist" küçük-burjuva “sol” teorisyenler, Rus emperyalizmi söz konusu olduğunda, "sermaye ihracı diğer emperyalist ülkelere göre çok az”, “uluslararası tekelleri yok”, “üretim araçları üretimi yapmıyor”, “saldırı savaşı değil, savunma savaşı veriyor”, “Donetsk halkını neo-nazilerden koruyor” gibi argümanlarla günümüz Rusya'sının emperyalist bir ülke olmadığına dair teoriler uyduradursun, Ukrayna ulusu Rus emperyalizmi tarafından göz göre göre yok ediliyor.
20 Şubat 2023 Pazartesi
The Economist: "Türkiye'deki depremde yoksul bölgeler 3,5 kat daha fazla hasar gördü"
Gelişmiş kapitalist dünyanın en ünlü (ve aynı zamanda en yoksul düşmanı) ekonomi dergilerinden biri olan The Economist'te yayınlanan aşağıdaki yazıyı, bu dergiyi çıkaran militan tekelci kapitalizm savunucularının bile yaşanan depremlerdeki insan kayıplarının temel nedeni konusunda bizim burjuva basınından çok daha gerçeğe sadık olduklarını göstermesi bakımından önemli bulduğumuz için yazının tam bir çevirisini okurlarımızla paylaşma ihtiyacı duyduk. — İşçi Sınıfının Kurtuluşu.
...
Türkiye'deki depremde yoksul bölgeler 3,5 kat daha fazla hasar gördü
Hayatını kaybedenlerin kaç kişi olduğunun sayımı hâlâ devam ediyor olsa da Türkiye'de 6 Şubat'ta meydana gelen depremlerin 2010'dan bu yana dünyanın en ölümcül doğal afeti olduğu daha şimdiden belli oldu.
15 Şubat 2023 Çarşamba
Deprem ve Devlet
"Halk baskı altındaysa, kendine kendinden başka bir şey kalmamışsa, ona 'ayaklan' demeyen alçaktır." (Maximilien Robespierre)
12 Şubat 2023 Pazar
"Bir daha aynı şeyleri yaşamamak" için
Herkes "bir daha aynı şeyleri yaşamamak" istiyor ama pekala bir sonraki büyük depremde de birebir aynı manzaraların hatta daha kötülerinin yaşanabileceğini de adı gibi biliyor. Bir daha aynı şeyi yaşamamanın tek yolu vardır, o da proleter devrimdir. Şu anda acil bir önlem olarak ülkenin yönetimini madencilere, işçilere ve tabandan yardımı örgütleyen devrimci ve demokratik kurumlara verin, depremin yaralarını sarmak için mümkün olan en iyi örgütlenmeyi en kısa zamanda kuracaklardır. Ama mevcut Taliban-Nazi koalisyonu değil de, isterse mümkün olan en insaflı, en izan sahibi bir burjuva hükümet başta olsun, halkın her çabası kapitalizm tarafından bin bir şekilde (doymak bilmez kâr hırsıyla, şovenizmle, kapitalistlerin iktidarlarını kaybetme korkularıyla, vb.) sabote edilmeye devam edecektir. Ve ister bir yıl sonra, ister on yıl sonra olsun, diğer yerlerde yaşanacak büyükçe her depremde, üç aşağı beş yukarı aynı korkunç ve dayanılmaz şekilde acı manzaralar yaşanacaktır.
9 Şubat 2023 Perşembe
Deprem yıkıntıları altında burjuva bilimi
Türkiye’de bilimin popülerleştirilmesinde çok faydalı işler yapan Evrim Ağacı’nın kurucularından genç ve parlak bilim insanı Çağrı Mert Bakırcı fay hatları üzerindeki şehirlerde binaların depreme dayanıklı yapılmadığı, imar barışı adı altında çürük binaların resmileştirildiği, deprem bölgesinde giriş katlarının kolonları kesilip işyerine çevrildiği gibi herkesin bildiği bazı olguları sıraladıktan ve bu koşullarda başka bir sonucun beklenemeyeceğini - haklı olarak - saptadıktan sonra, samimiyetinden kuşku duymadığımız bir öfkeyle şunları soruyor:
“... Tam olarak ne kadar süre geçtikten sonra "Tamam, diğer hiçbir şey işe yaramıyor. Artık bilimi dinlemeye hazırız. Bunlar başımıza tekrar gelmesin diye ne gerekiyorsa yapacağız." lafını duyacağız? Kaç kişinin daha ölmesi gerekiyor bunu duymamız için?
Bu isyanımı bastırmak için kendimi gerçekten zor tutuyorum artık. Yeter… Biz ne zaman akıllanacağız?”
"Biz" yani Türkiye nüfusunun çoğunluğu olan yoksullar "akılsız" değiliz, parasızız, imkanlarımız dar, hiçbir zengin (ayrıca aptal değilse) depreme dayanıksız bir evde yaşamaz, ailesini o evde yaşatmaz. Fakat yoksullar sokakta kalmamak için ucuz nereyi bulursa orada yaşamak zorundadır.
14 Ocak 2023 Cumartesi
Ücretler sorununda İMF’nin sağında bir “Komünist Parti”
Legal T”K”P şeflerinin en önde gelen ikisi, Bay Kemal Okuyan ve Bay Aydemir Güler, ücretlerle genel fiyatların ilişkisi sorununda öyle anlaşılıyor ki burjuva iktisatçılarının zokasını tamamen yutmuş durumdalar.
“Bugünkü ekonomik sistem sürdüğü sürece halka verilecek her şey halktan alınır. Dolayısıyla asgari ücreti 15 [bin] yaparsanız enflasyon yine halktan çıkar.”
EYT örgütlenmesinin uzun yılların mücadelesinin sonucunu aldığı, benzer bir örgütlenmenin asgari ücretliler tarafından da tabandan kurulmasının asgari ücretliler arasında tartışıldığı bir dönemde, Aydemir Güler de benzer bir plak çalıyor:
“... Asgari ücretlilerin temsili Türk-İş’e kaldığına göre bu dev nüfus örgütsüz. Ama diyelim ki bir asgari ücretliler örgütü var; mücadele ediyor ve yine bir seçim sıkışmasında dönemin hükümetine geri adım attırıyor. Diyelim ücretin alım gücü korunuyor, üstüne üstlük milli gelir artışından da pay alınıyor.
Kazanım mı? Evet. Ama sınıfın yeniden bölünmesini sağlayacak argümanların neler olacağını şimdiden biliyoruz. Asgari ücretin artmasının enflasyonu körükleyeceği söylenecek. Fiyatlar patron kârı için artacak tabii ki. Ama ücret ve fiyat düzeylerinin birlikte hareket etmesi hiç de yalan olmayacak.”
Gerçekten de inanılmaz! "Komünist Parti" şeflerimiz milyonlarca örgütsüz asgari ücretliye boşuna EYT'lileri örnek alarak bir Asgari Ücretliler Örgütü kurmayın ve ücretlerinizi geçim düzeyine çıkarmak için mücadele etmeyin, çünkü bu hiçbir işe yaramaz diyorlar. Zira baylarımız öyle anlaşılıyor ki ücret artışlarının zorunlu olarak fiyat artışlarına yol açacağını ciddi ciddi inanıyorlar. Diğer bir deyişle Özgür Demirtaş, Selva Demiralp gibi TÜSİAD çizgisindeki ekonomistlerin “ekonomi biliminin zorunlu sonucu” olarak sundukları bu dogmayı hiç sorgulamadan benimseyip propaganda etmekle “komünist” olma iddiaları arasında hiçbir çelişki görmüyorlar.
Halbuki Marksist klasikleri yeni okumaya başlayan lise çağında bir genç bile bu teorinin ne kadar temelsiz olduğunu, örneğin Marx’ın “Ücret, Fiyat, Kâr” adlı eserinde, ‘ücret artışı için verilen mücadelenin boşuna olduğunu, çünkü kapitalistlerin ücretler yükselince otomatik olarak fiyatları artıracağını’ savunan bir demagog olan Weston’ın bu “teorisini” nasıl ustaca çürüttüğünü bilebilir.
Acaba kendilerine "komünist" diyen bu baylar Marx’ın ücretler, fiyatlar ve kârlar arasındaki ilişki konusunda yazdığı onca şeyi hiç okumamışlar mı, bu konudaki Marksist teoriden tamamen mi habersizler, yoksa okumuşlar ama unutmuşlar veya dikkate almaya değer mi görmüyorlar? Hangisinin daha kötü olduğunu söylemekte gerçekten zorlanıyoruz.
Daha önceki bir yazımızda ele aldığımız bir İMF raporunu okuduğumuzda, bu raporu yazan burjuva iktisatçıların bile "ücret-enflasyon sarmalı" teorisine T”K”P yöneticileri kadar bağnazca iman etmediklerini görüyoruz.
"Ücret-Fiyat Sarmalları: Tarihsel Kanıt Ne Diyor?" başlıklı bu İMF raporunda çok sayıda ülkede 1960 yılından 2022 yılına kadar geçen 62 yıllık bir dönem incelendikten sonra, ücret artışlarının enflasyonu tetiklediğine dair bir kanıt olmadığı sonucuna varılmaktadır.
Bu rapor "ücret-enflasyon sarmalı” teorisine karşı burjuva ekonomik literatüründe yer alan tek yazı da değildir.
Pek çok burjuva iktisatçısı bu “teori”nin günümüzde artık savunulamaz hale geldiğini görüyor. Örneğin bugünkü ABD Hazine Bakanı Janet Yellen, Ocak ayının sonunda yaptığı bir konuşmada “1970'ler ve 1980'lerin başlarından farklı olarak, mevcut yüksek enflasyon döneminin ücret-fiyat sarmalını tetiklemediğini” belirtme ihtiyacı duymuştur. Görüldüğü gibi ABD emperyalizminin bütçesini yöneten kişi bile "ücret-fiyat sarmalı teorisi”ne bizim T“K”P yöneticileri kadar dogmatik yaklaşmıyor.
Üstüne üstlük, T“K”P şeflerimiz bu gerici teoriyi, TÜSİAD üyesi kapitalist tekellerin %500’lere varan kâr artışları elde ettiği, asgari ücret civarında çalışanların sayısının 10 milyonu bulduğu, zamlı asgari ücretin daha işçilerin eline geçmeden açlık sınırının altında kaldığı, 1 milyon 200 bin 892 çocuğun örgün eğitim dışına çıkarak çalışmaya başlamak zorunda kaldığı, düşük ücretlerin nüfusun kendini yenileme hızının altına kalmasına yol açtığı (yani göçmen nüfus girişi olmasa değil artmak, yerinde bile sayamadığı ve azalmaya başladığı), işçilerin ülkenin çeşitli bölgelerinde daha yüksek ücretler için mücadelelere başladığı bir ortamda savunuyorlar. İsmine biraz olsun layık olan bir Komünist Partinin yapacağı gibi, ücret artışı için başlayan kendiliğinden mücadelelerin daha yaygın ve daha örgütlü hale gelmesini teşvik edeceklerine, ücret artışları için örgütlenmenin ve mücadele etmenin beyhude olacağını kanıtlamaya çalışıyorlar.
Hiç şüphesiz, gerçek bir KP sadece ekonomik mücadelenin daha yaygın ve daha örgütlü hale gelmesini teşvik etmekle de yetinemez, bu mücadelelerin devrimcileştirilerek ücretli kölecilik düzeninin sadece sonuçlarına değil bizzat kendisine (yani kapitalizme) yöneltilmesini de gerçekleştirmeye çalışmak zorundadır ama tabii ki bunu ekonomik mücadelenin her koşulda başarısızlığa mahkum olduğunu söyleyen gerici burjuva teorilerini savunarak yapamaz. Tam tersine bu mücadelelere önderlik ederek ve yol göstererek yapabilir.
Kemal Okuyan ve Aydemir Güler, böylesine kritik bir dönemde, böylesine yaşamsal önemi olan bir konuda Marksist politik ekonominin abc'sini unutmakla kalmamış, burjuva ekonomistleri arasında bile tartışma yaratan bir konuda tereddütsüz bir biçimde ücret artışı için mücadele etmenin tamamen anlamsız olduğunu söyleyen en dar kafalıların tezlerini tekrar etmeyi tercih etmişlerdir.
Bir başka deyişle, ekonomik mücadele konusunda İMF’den bile daha sağcı ve daha darkafalı olmayı başaran bir “komünist parti"miz var. Böyle bir acayiplik de olsa olsa bizde olurdu emekten kendimizi alamıyoruz.
İşçi Sınıfının Kurtuluşu

